26 Aralık 2008 Cuma

Reflü Nedir?

Reflü Hakkında Herşey
1. Reflü Nedir? <- Şu an buradasınız!
2. Reflü Teşhis ve Tedavisi
3. Reflüsü Olan Ne Yemeli?
4. Reflüsü Olan Nasıl Yaşamalı?

1. Reflü Nedir?


Bendeniz müzmin bir reflü hastası olarak kendi yaşadıklarımı ilk elden anlatarak bu dertten muzdarip olanlara bir parça yardımcı olmaya karar verdim. Nasrettin Hoca'nın fıkrasında dendiği gibi düşenin halinden düşen anlar. Bu örnek özellikle reflü hastaları için çok daha geçerli zira reflünün kesin bir ilaç tedavisi yok ve bazı belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterbildiği gibi reflüyü tetikleyen yiyecekler de bile farklılık olabiliyor (kimine domates dokunurken kimine dokunmuyor).




Reflünün tanımına gelince; halk arasında Mide Reflüsü olarak bilinen Gastro Özofageal Reflü hastalığı, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçmasıdır. Reflü, asitli mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun asitten kendini koruma özelliğinin yok olmasından kaynaklanır. Erişkinlerin yaklaşık %20'sinde reflü görülmektedir. (1)



Reflü kelime anlamı olarak geriye kaçış demektir. Gastroözofageal reflü; mideden (gastro) yemek borusuna (özofagus) kaçışı gösterir. Netteki yaptığım araştırmalarda her bireyde reflü yani mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçışı olmakla birlikte sorun bu geri kaçış durumunun süreklilik arz etmesiymiş. Yani ayda yılda bir kez yedikleriniz ağzınıza geldiğinde sorun yok ancak her gün olmaya başladığında ve beraberinde yanma da varsa sorun var demektir. Reflü olarak adlandırılan bu hastalığın en genel belirtileri göğüs kemiğinizin arkasında yanma veya rahatsızlık ile ağzınıza acı-ekşi su veya yediklerinizin gelmesidir. Hemen doktora görünmelisiniz.

Reflü'de riskli grup bir çok hastalıkta olduğu gibi sürekli stres altında olanlar, hareketsiz olanlar (bütün gün masa başında oturanlar), karın bölgesinde yağlanma olanlar, sürekli dar pantalon gibi dar kıyafetler giyenler olduğu düşünülmektedir. Daha nitelikli bir başka açıklamaya göre tanım şu şekilde yapılmaktadır:

"Eğer reflünün ortaya çıkış nedenlerini toparlarsak genetik yükü olan bir şahısta yemek borusuna zararlı dış faktörlerin katkısıyla (alkol, sigara, kolalı içecekler, aşırı sıcak yiyecek ve içecekler, bazı ilaçlar vs) yemek borusu hücrelerindeki bozulma ile başladığı söylenebilir. Zamanla bu bozukluk yemek borusu kaslarını etkiler ve yukarıda sayılan diğer faktörler (yemek borusu kasılma bozuklukları, alt uçtaki kapağın yetersizliği ve açık kalması, mide fıtığı gibi) devreye girer. Böylece hastalık ilerler ve bazen yemek borusu alt ucunda ülser veya bunun daha küçüğü erozyon adı verilen yaralara neden olur. Bazı hastalarda asidin yukarı doğru kaçışı gırtlak, boğaz ve ses tellerini etkileyerek reflünün boğaz sorunlarını oluşturur. Hastalığın ayrıca kalp ağrısına benzer bir göğüs ağrısı ile sürekli-dinmeyen öksürük oluşturabilir." (2)

24 Aralık 2008 Çarşamba

Children of Men

Genellikle distopya filmleri bana pek cazip gelmez. Fakat Clive Owen, Julianne Moore ve Michael Caine gibi oyuncuları barındıran Alfonso Cuaron imzalı 2006 yapımı bu film beni bir nebzeden daha fazla miktarda etkiledi. Film tüm kadınların kısır olduğu bir dünyada yavaş ama mutlak bir yokoluşa giden bir insanlık teması üzerinde şekilleniyor.

Film ilk başta çok basit gibi gözükse de detaylara takılmaya başladığınızda izleyiciye ne kadar zengin bir materyal verdiği anlaşılıyor. bu da insanda iki ve hatta üçüncü kez izleme isteği uyandırıyor. Karanlık ve kasvet açısından bende bir Blade Runner havası yaratan bu film, geleceğe dair teknolojileri makul sınırlar içerisinde öngörerek ve seyircinin gözüne gözüne sokmayan bir üslupla gerçekçi bir çizgiyi takip ediyor. Her ne kadar filmin çıkış noktası olan "kısırlık" felaketinin sebebi doğrudan açıklanmasa da (bir yerde radyoda konuşan bir adam birşeyler anlatıyor, bir de hemşire kadın birşeyler anlatıyor o kadar) bir müddet sonra seyirci bunun cevabını aramaktan vazgeçiyor.

Anlık aksiyon sahneleri, beklenmedik anlarda gerçekleşmeleri suretiyle seyirciyi yerinden zıplatıyor kesinlikle. Bu açıdan "şimdi şu olacak, sonra bu olacak" gibi bir kalıba oturmuyor film. Bir sonraki sahnede ne olacağını kestiremiyorsunuz.

Oyunculuklara gelince, tek bir söz bile söylenemez. mükemmel. özellikle michael cane hayranları bence filmde çok mutlu olacaklardır.

(SPOILER)
->Bu arada bir filmde görebileceğiniz en iyi doğum sahnesini de görmeye hazırlıklı olun. Ben gördüm ve şok oldum. <- Filmin eleştirilecek yönleri tabi ki var, ancak bunlar kesinlikle izlemeye engel değil ve izleme keyfinizi bozmaması açısından bunlardan bahsetmeyeceğim. Bence izlenmesi gereken bir film.

23 Aralık 2008 Salı

Ses Kontrollü R2-D2


Star Wars ve R2-D2 hayranları buraya! Adamlar yapmış, helal olsun. Bu R2-D2 ünitesi 40'tan fazla sesli komutu ("Geriye dön!", "İki birim ilerle!" gibi) anlıyor ve kızıl ötesi alıcısı sayesinde bir odada insan olup olmadığını anlayabiliyor. Ayrıca sensörünü kullanarak sizi arkanızdan takip edebildiği gibi bir hareket detektörü olarak ayarlanıp güvenlik bekçisi olarak da kullanılabiliyor. Ayrıca üzüntülü ve neşeli modları da var. Daha fazla bilgi için buraya bakın.

Bluetooth Lazer Klavye

Klavyeyi kirletmekten, üzerine çay-kahve dökmekten ya da sigaranızın külünü düşürmekten bıkanlardansanız veya bluetooth özellikli pda'sının-smartphone'unun tuş takımını küçük bulanlardansanız bu klavye tam sizin için çünkü bu klavye sanal bir klavye. tek yapmanız gereken düz bir yüzey bulmak ve çalıştırmak. Resimden de görebileceğiniz üzere bu klavye düz satıh üzerine yansıtılan klavye görüntüsü vasıtasıyla çalışmakta. Artık sinirlenip klavyeye vurunca klavye kırılmayacak, doğrudan eliniz kırılacak :)

Detayları buradan öğrenebilirsiniz.

Uçan Saat


Sabahları alarm çaldığında farkında olmadan kapatıp uyumaya devam edenler için ilginç bir saat var. Bu saat alarm çaldığında uçuyor. Dolayısıyla kalkıp alarm saatini bulmanız gerektiğinden dolayı istemeye istemeye uyanıyorsunuz. Daha fazla bilgiyi buradan bulabilirsiniz.

18 Aralık 2008 Perşembe

Yabancı Kelimeler

Adam Jacot de Boinod adlı yazarın "Toujours Tingo" adlı kitabında dünyanın bir çok tarafındaki lisanlardaki ilginç ve tuhaf kelimeler derlenmiş. Bazı kavramların sadece belli dillerde özel bir kelimeyle karşılığının olması gerçekten insana enteresan geliyor.

işte bu kelimelerden bazıları:
Gwarlingo: Galce, büyükbaba saatinin çalmaya başlamadan önce çıkardığı ses.

Pisan zapra: Malayca, bir muzu yiyebilmek için gereken süre.

Yupienalle: İsveçce, mobil telefon

Fensterln: Almanca, birisiyle ailesinden gizli olarak seks yapabilmek için o kişinin odasının penceresine tırmanmak.

Stroitel: Rusça, aynı anda iki kadınla seks yapmayı seven erkek.

Trennungsagentur: Almanca, erkek arkadaşına ondan ayrıldığını bildirmesi için kadın tarafından kiralanan kişi, ulak.

Momma ko ene: Çeyen dili (Kızılderili), erkek arkadaşı başka biriyle evlendiği için ağlamaktan gözlerin kızarması.

Tlazlimquiztli: Aztekçe, zina yapan erkek kokusu.

Traer la lengua de corbata: Latin Amerikan İspanyolcası, çok yorulmak, yorulmaktan dili dışarı sarkmak.

Sjostygg: Norveççe, dalgaların kıyıya vurmasını engelleyecek kadar çirkin kimse. (Örnek: Bu adam kıyıda dursa, dalgalar kıyıya vurmaktan vazgeçer)

Nito-onna: Japonca, kariyer yapmaya kendini adamış fakat gömlek ütüleyecek zamanı olmadığı için sadece örgü kıyafetler giymeyi tercih eden kadın.

Chantepleurer: Fransızca, ağlarken aynı anda şarkı söylemek.

kaynak: telegraph.co.uk

Kuma Gömülen Denizfeneri

Dünyanın en bahtsız denizfeneri heralde Danimarka'nın kuzey sahilindeki 60 metre yüksekliğindeki Rubjerg Knude deniz feneri olsa gerek. Denizfenerini 1900'lerde yapanlar heralde fenerin akıbetinin kumlar altına kalmak olduğunu tahmin edememişlerdi.


Rüzgarın fener etrafına yığdığı kumlar nedeniyle fenerin ucu denizden zar zor görülebilmekte.

Artık kullanımda olmayan fenerin iyi ve kötü zamanlarını görmek için aşağıdaki resimlere bakabilirsiniz:






kaynak: environmentalgraffiti

iPhone Sahipleri Casusluğa Dikkat!

Şimdiye kadar Symbian ve Windows Mobile ile çalışan smartphone'larda telefonu kullanıcıya farkettirmeden dinleyen bir casus yazılım artık iPhone'larda da var. Artık hiç kimsesinin gizliliği kalmayacak. Bu casusluk yazılımıyla tüm SMS'ler, gelen ve giden aramalar kaydedilmekte ve istenen yere upload edilebilmekte.

Retina-X Studios'un geliştirdiği yazılım şimdiye kadar sadece Symbian ve WinMo telefonlarında çalışırken iPhone'un artan popülaritesiyle bu mecraya da el atmış durumda. Retina-X Studios her ne kadar bu yazılımın sadece çocuklarınızın ya da telefon verdiğiniz çalışanlarınızın takip edilmesi amacıyla geliştirildiğini söylese de kullanım alanı neredeyse sınırsız. Zaten böyle bir takip aracı kullanıyorsanız çocuklarınızla ya da çalışanlarınızla aranızda ciddi bir güven bunalımı olması lazım.

kaynak: gizmodo.com

17 Aralık 2008 Çarşamba

Bir Kedinin Peşinde

Bizim evde daimi bir misafirimiz var, bir siyam kedisi. Biz ona "Susam" diyoruz. Kendisi kendine ne diyor bir fikrimiz yok. Kendisine "kedimiz" demiyoruz zira bir sahiplik ilişkisinden ziyade bir evsahibi misafir ilişkisi var aramızda. Kendisi bir misafir biz de kendimizi ona hizmet etmeye adamış ev sahipleriyiz. (Bu arada biz kim miyiz? Biz, ben ve eşim. )

İşte bu "Susam"ın peşinde koştururken yakaladığım enstantanelerden bir kedi hikayesi anlatmaya çalışacağım.


Evimize ilk geldiğinde çok uykucuydu bu susam. sürekli uyurdu.











Kerata, aynı zamanda meraklıydı da. Her paketi önce o kontrol ederdi (iyi hoş hala öyle).











Daha sonra gel zaman git zaman, bizim susamın okuma vakti geldi. Kendini kitaplara verdi.







"Hmm ... burada hangi kitaplar varmış öyle ... miyav. Keşke Çizmeli Kedi olsa da okusammmrrr".






Sıra artık yaşça biraz daha büyüyen susam kızımıza ev işlerinde görev vermeye gelmişti. Verdiğimiz ilk görev kumsaati bekçiliği oldu.



"Hmm.. bu kumlar biraz yavaş mı akıyor ne".





Daha sonra susam hanımı misafirler görmeye geldi. Bazı misafirlerimiz Susamı zar zor, istemeye istemeye kucaklarına alırken (zaten susam da durumdan pek hoşnut değildi)...







... bazı misafirlerimiz de büyük bir zevkle kucakladılar Susamı (fotoğrafta her iki tarafın da durumdan ne kadar hoşnut olduğunu görebilirsiniz).



İşte böyle bir hayat yaşıyoruz biz misafirimizle. Şimdi kocaman bir kedi oldu susam kızımız. Aheste aheste dolaşıp evde gününü gün ederek yaşayıp gidiyor yavrucak.



Not: Daha büyük hallerini görmek için resimlere tıklayınız.

16 Aralık 2008 Salı

AYAKKABI ATMACA

Bush'a ayakkabı atan ırak'lı gazeteciyi kıskananlar için kalktık bush'u ayağınıza getirdik. siz de bush'a ayakkabı atmak istiyorsanız linke tıklayın.

Resimde'de görebileceğiniz üzere bush kafasına ayakkabıları yedikçe yüzünü ekşitmekte ve gider ayak iyice kendini kaybetmektedir.

Bu arada bugün haber sitelerine düşen haberlere göre ayakkabılar Türk malıymış. Şimdi bu Amerika'lı aklıeveller hemen bize sataşıp Irak'a ayakkabı satışlarına ambargo koydurmaya kalkışırlar.

GECE

Gece karanlık , kaplıyor şehri;
Yıldızlar gözleri , gözlüyor heryeri;
Sokak lambaları bıçak , yırtıyor geceyi
Ve ben şahit , görüyorum herşeyi.

Gece soğuk , işliyor heryere
Benliğim titriyor teslim olmamacasına geceye
Rüzgar gecenin sesi , ötüyor kulağımda
Ve ben şahit , gecenin kucağında.

Gece yalnız , geziyor sokaklarda
Bir sarhoş gibi direkler arasında
Yolu meçhul , direkler nereye o oraya
Ve ben şahit , gecedende yalnız...

KIRMIZI TERLİKLER

kapının yanında duran bir çift kırmızı terlik neler anlatabilir insana
sahibi hakkında hiç düşündünüz mü?
keşke dili olsa da konuşsa o bir çift terlik
çıkarılıp kenara konmadan önce içindeki bir çift ayağın hikayesini;
pamuk gibi öpülüp koklanan o ayakları
o ayakların ne kadar sevildiğini
ve de sahibine ne kadar aşık olunduğunu
anlatabilse keşke,
başkaları giymesin diye kıskançlıkla nasıl saklandığını bir söyleyebilse.

üzerindeki yumuşak tüylerin sevgilinin tenini anımsattığını,
yan yana yerleştirildikten sonra mahzun ve mağrur bir şekilde uzaktan bakarak sevgiliyi çağrıştırdığını,
sahibinin parmakları ucunda yükselip sevgilisine nasıl sarıldığını,
anlatabilse keşke bu terlikler
şahit olduğu aşkı dile gelip söylese keşke...

DELİ DÜNYA

Bir deli dünyada yaşıyorum.
İnsanlar tekil, insanlar bencil,
Bihaber yanındakinden,
Alakasız komşusunun derdine,
Umurunda da değil zaten,
Dokunmayan yılan bin yaşasın ya!

Bir deli dünyada yaşıyorum.
O deli, bu deli, ben hepsinden deli;
Çıkıyorum sokağa, gülüyorum insanlara,
Sebepsiz yere, içimden geldiğince,
Bakıyorlar bana tekilliklerini bırakarak,
Belkide ilk defa merak ediyorlar,
Bu adam delimi diye.

YAĞMUR

yağmur;
şimşek;
gökgürültüsü...
sadece düşüncesi bile
heyecanlandırıyor insanı,
belli belirsiz bir tedirginlik
teslim alıyor tüm benliğini.
ister ilkel, ister başka türlü
bir korku diken diken ediyor tüylerini,
o ürkek bakışlarla, ilk insandan beri değişmeyen.
camdan dışarıya bakıp
bir an önce dinmesini diliyorsun
usulca yağmurun...

İSTANBUL ŞİİRİ

İstanbul bir şiir
Beşiktaş bir dize
Koca semtin herbir semti ayrı dize
Hepsi geliyor teker teker dile.

İstanbul bir şiir
İnsanları kelime
Hayatları cümle
Yaşıyorlar günden güne

İstanbul bir şiir
İşte kelimesi, cümlesi, dizesi
Ve ben bir şair
Yazıyorum ne varsa O’na dair.

YALNIZLIĞIM

Hava kararıp güneş battığında,
Sokaklar boşaldığında,
Etraf sessizleştiğinde
Bir hüzün kaplıyor benliğimi;
Yine geri döndüğüm yalnızlığım
Geliyor derinlerden.
Bir türlü kurtulamadığım,
Yeterince derine gömemediğim yalnızlığım
Umursamazca yaklaşıyor yanıma
Sırıtıyor bazen pis pis;
Bazen ise yoldaşım oluyor
Kadeh tokuşturuyor benle
İçiyoruz, gülüyoruz, ağlıyoruz
Kavga ediyoruz, küfrediyoruz
Seviyoruz, sevişiyoruz...

Ulan! biz ne yapıyoruz.

KASABAM

Sokakları ıssızlaştı
Kasabamın yine,
Hafif bir rüzgar esiyor
Aralarda tozları önüne katarak.
Menteşeleri kapıların
Paslanmaktan ötüyor
Bakımsızlıktan çerçeveler dökülüyor.

Ben kasaba meydanında
Tek başınayım yine;
Mağrur, kederli, üzgün,
Öfkeli, kızgın, deli.
Ben kasaba meydanında
Bir taburenin üzerinde
Otururken, ufka dalmışım
Bekliyorum.

BUYUKADA'DA

Uçsuz bucaksız denizin karşısında
Aldım yerimi koca bir kayada;
Denizden gelen her bir esinti
Uzaklaştırırken dertlerimi,
İçtiğim her bir kadeh şarap
Hayyamı anlatıyor bana.
Ey! Gözünü bu güzelliklere kapatan insan
Bilmez misin ki sen bir ansın
Başsızlığın ve sonsuzluğun ortasında;
Niye bu keder, kasvet, tasa.
Martıların şarkıları anlatıyor her şeyi
Yeter ki açmasını bil gözlerini hayata

KARDELEN

Kardelen çiçeğini bilir misiniz
Yaşar yüksek sırtlarda
Umutsuz anlarda çıkar karşınıza
Fener olur kapkara umutsuzluğunuza

Hafif mağrur duruşu yanıltmasın sizi
Kışa, rüzgara dimdik meydan okur
Kardelen çiçeği;
Yol gösterir moralini kaybedenlere,
İşaret olur.

Sakın düşünmeyin ben hiç görmedim kardelen diye
O hep yanınızdadır görmeseniz de
En olmadık anda çıkar karşınıza
Bir dost olur sizi dinleyecek
Bir kitaptır kimi zaman yol gösterir
Bazen bir kelebektir uçar gelir,
Neşe verir...

Tsunami Felaketi Medya Şirketlerinin İkiyüzlülüğünü Ortaya Koyuyor

Peter Phillips (guerrillanews.com)

Haberi yapılmayan başka bir (İnsan ürünü) felaket

Hint Okyanusu kıyılarını vuran korkunç deprem/tsunami felaketi arkasında onbinlerce ölü ve çok daha fazla evsiz ve yardıma muhtaç insan bıraktı. Amerikan medyasının ön sayfa haberleri 12,000, 40.000, 60.000 ve 100.000 ölü şeklinde günden güne artan manşetler oldu.Yirmi dört saat yayın yapan haber kanalları haberlerini etkilenen bölgelerin fotoğrafları ve havadan çekilen canlı görüntüleriyle dakika dakika yenilediler. Felaketten sonra, günler geçtikçe genel haberlere kurtuluş ve kayıplara dair kişisel hikayeler eklendi. Enkaz üstünde yüzerken bulunan 20 günlük mucize bebeğin ve ailesini kaybeden ve daha sonra amcası tarafından bulunan sekiz yaşındaki çocuğunki gibi hikayeler bu felaketin insanı yönleriydi.
Felakete yakalanan Amerikaların bireysel haberleri ulusal haber yapıldı ve felakete maruz kalan Avrupalıların ve Kuzey Amerikalıların sayısı hikayenin önemli bir parçası olarak dahil edildi. Amerikan elçilikleri, olası kurbanların bilgi isteyebilecek yakınları için yardım telefonları tahsis etti. ABD’nin yaptığı yardımın haberleri de derhal medyaya dahil oldu. Başkan Bush, Crawford Teksas'tan tsunami felaketine maruz kalanlara yardım için uluslararası bir koalisyon oluşturduğunu ilan etti.
Amerikan medyasının Hint Okyanusundaki tsunami felaketine yönelik haberleri birçok Amerikalı için şok edici ve duygusaldı. Empatik Amerikalar, yüzbinlerce kişiyi etkileyen çok büyük bir doğa felaketinin gerçekleştiğini öğrenince ellerinden gelen her şekilde yardım etmek istediler. Kilise grupları kurbanlar için dua toplantıları düzenledi ve Kızıl Haç yüksek miktarda yardım topladı.
Amerikan medyasının tsunami felaketini ele alış şekli Amerikan basınınındaki iki yüzlülüğü ortaya çıkardı. Geçtiğimiz yıl Iraklı sivillerin başına gelen büyük felaketin haberi yapılmadı. Amerikan işgalinin başlangıcından bu yana 100.000’den fazla insan hayatını kaybetti ve yüz binlercesi evsiz ve yardıma muhtaç bırakıldı. Ekim 2004’ün sonunda İngiliz Lancet tıp dergisinde, Iraklı aileler üzerinde gerçekleştirilmiş bilimsel bir araştırma yayınlandı. Bu araştırma sonucunda savaşa bağlı etkenlerden ölen sivillerin sayısı (çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor) 100.000’in üzerinde hesaplandı. Johns Hopkins Üniversitesi Bloomberg Kamu Sağlığı Fakültesi (Bloomberg School of Public Health) ve Bağdat Al Mustansiriya Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları tarafından formüle edilip icra edilen araştırmada Mart 2003’teki işgalden önce ve sonraki ölüm rakamları ve nedenlerini mukayese etmek için Irak genelindeki ailelerin seçiminde karmaşık bir süreç kullanıldı. Bu ailelerde ölüm oranı işgalden önce 1000'de 5 iken işgalden sonra bu oran 1000’de 12,3’e çıkıyor. Bu son değer Irak’ın 22 milyonluk nüfusuna oranlandığında toplam 100.000 sivilin öldüğü sonucuna varılıyor. En sık ölüm nedeni hava bombardımanı ve bunu felç ve kalp krizi izliyor. Şüphesiz Felluce’deki yakın tarihli sivil ölümleri bu değeri fazlasıyla artıracaktır.

Felaket’in Irak dilindeki karşılığı museeba. Irak’ta savaşta hayatını kaybetmek en az Hint Okyanusu tsunamisi kadar büyük bir museeba iken binlerce ölü ve evsizin haberini yapacak Amerikan medyası nerede? Felaket bölgelerinin havadan canlı görüntüsü ve kurbanların yakın çekim fotoğrafları nerede? Kurtulanların hikayeleri - Amerikan bombardımanı sonucu çöken binada hayatta kalıp komşuları tarafından kurtarılan mucize çocuk nerede? Hükümet sözcüsünün üzüntü ve acılarını bildiren basın bildirileri nerede? Irak'taki sivillerin kurtarılması için uluslararası koalisyon ve Kızıl Haç yardımı için yapılan yüksek bağışlar nerede? Acaba Amerikalar, şayet biliyorlarsa, Irakta ölenler için tsunami kurbanları kadar ilgilenmiyorlar mı?
Amerikan medyası Pentagon’un Irak’taki ölümleri belirsiz olarak gösteren bildirisini yayınlayıp Lancet Tıp Dergisinin araştırmasını görmezden geldi. Görünen o ki, Amerikan medyası doğa felaketlerinin kurbanlarıyla ilgilenirken başka bir ülkenin ABD tarafından işgali gibi insan ürünü felaketleri görmezden geliyor.

Peter Phillips, Sonoma Eyalet Üniversitesinde (Sonoma State University) Sosyoloji profesörü olup Project Censored adlı bir medya araştırma organizasyonunun yöneticisidir.

04.01.2005 tarihinde Açık Radyo için tarafımdan İngilizce'den çevrilmiştir.

Kral Rupert ve Medyokratları

big-picture.tv'den Danny Schechter, medyadaki tekelleşmenin habercilik ve haber analizlerinin çeşitliliği ve derinliği üzerine olan etkilerini anlatıyor.

5 Mayıs 2004
New York City, ABD

Rupert Murdoch’un İngiliz basınına yönelik saldırısı uzun vadeli bir projedir. Çok eskiye dayanıyor. Fleet Street’teki (çn: Londra’da basın kuruluşlarının merkezlerinin yer aldığı cadde) sendikaların parçalanmasına, bunların Wapping’e taşınıp kalenin dışında kalmalarına, sendikaların yok edilmesine enformasyon alanında bir çarpışma ortamının yaratılmasına madden dahil olmuştur. Murdoch basını uzun bir süre muhafazakârları destekledi. Ancak daha sonra bunun hitap ettikleri kitlenin çoğunluğu için popüler olmadığını fark ettiler; böylece konumlarını değiştirip erkenden Tony Blair’le anlaşma yaptılar. Blair, ilk kez başbakan seçilmeden önce Avustralya’ya News Corporation’la özel bir toplantı yapmaya gitti. Esas olarak gerçek krala, Kral Rupert’a olan bağlılığını sundu. Bundan sonra Murdoch basını Blair’i destekledi ve Blair seçimi kazandı. Bazı konularda fikir birliği sağlanmıştı. Ancak bu, her konuda anlaştıkları ve tamamen aynı tarafta yer aldıkları anlamına gelmez. Sonunda Murdoch’un kendi çıkarlarını ilerletmek için ideolojik olarak pragmatik olduğu ortaya çıktı. Ayrıca İşçi Partisi’nin veya namı diğer “Yeni İşçi Partisi”nin Murdoch gibi bir Basın Baronuna eşlik edecek veya ortak olarak tarihi ilkeleri bağlamında ilkesizleşeceğini de göstermiştir. Tabii eğer isterseniz böyle melun ittifaklarınız olur.
İngiltere’de basın daha politiktir, çünkü gazeteler Amerikan gazetelerine göre daha politiktir. Amerika’da “haber sektörü” (new biz) ile “şov sektörü” (show biz)” arasında bir tür birleşme gerçekleşiyor. Haberlerin sunum şekline ve haberlerle ilgili bilgilere gittikçe daha çok eğlence unsuru sızıyor. Sonuç olarak apolitikleşme yaşıyoruz. Amerika’da siyaset kişilerden ibaret hale gelirken, İngiltere’de siyaset partilerden ibarettir. Amerika’da siyaset bir at yarışı - bir yarışmadır. Amerika’da televizyon reklamlarına çok fazla siyasi bütçe harcanır. İngiltere’de buna izin verilmez. Seçim kampanyası Amerika’ya göre daha kısadır. Burada Mayıs ayındayız ve ABD Başkanlık yarışı için yapılan yoğun propaganda ve harcanan yüksek paralar nedeniyle çoktan Ekim’deymiş gibi hissediyoruz. Bu sene siyasete harcanacak para bir milyar doları bulacak!
Bu nedenle medyadan söz etmeden siyasetten söz edemezsiniz ve siyasetten söz etmeden medya hakkında konuşamazsınız. Bazı hikâyelerin nasıl haber olduğunu ve neden o şekilde ele alınması gerektiğini, başkalarının da neden haber olmadığını anlamalısınız. Örneğin İngiltere’de Kitle İmha Silahları konusu var. Clare Short istifa ettiğinde “onurlu aldatma” dan söz etti, aldatmanın devam ettiğini de kabul etti. Bu, Alistair Campbell sayesinde gösterildiği gibi sistematik bir olaydı. Daha sonra Hutton Raporu ve BBC’yle ilgili tüm o tartışmalar oldu. Bunların hepsi medyanın nasıl fazla politik hale nasıl geldiğini gösteriyor. İngiltere’de gazetecilerin çoğunluğu hükümetin doğruyu söylemediği varsayımında bulunuyor. Bu çok rahatsız edici bir durum, özellikle de “biz gerçeği söylüyoruz ancak insanlar hâlâ soru soruyor” diyen bir hükümet için. Amerika’da durum tam tersi, hükümetin doğruyu söylediği varsayılıyor gibi görünüyor. Yani İngiltere’dekine kıyasla daha az muhalif bir basın var. İngiltere’deki muhalif basının büyük çoğunluğu sıklıkla bulvar gazetesi formatında olup sansasyoneldir ve skandalleri, kişisel eksiklikleri ve kamu liderlerinin hatalarını araştırır. Bu tür konuları büyük haber yaparlar - örneğin Buckingham Sarayı’na gazeteci olarak giren ve Kraliçe hakkında casusluk yaparken yakalanan kişi. Bu, büyük puntolarla ve geniş detayla yapılan haberciliktir. Bazen çok önemsizdir, ara sıra daha derin konulara girerler.
Demokrasinin (güya) bulunduğu Birleşik Devletler’de medyaya anayasal bir koruma verilmiştir. İlk madde medyayı kontrol etmek amacıyla hiçbir kanunun geçirilemeyeceğini garanti eder. Bunun asıl nedeni bu ülkeyi kuran insanların iktidarı izleyen bir güce ihtiyaç duyulduğuna inanmasıydı. Bir kontrol ve denge sistemi sunan dördüncü bir güce ihtiyaç vardı. Canlı bir demokrasiyi - münazara ve tartışma demokrasisini teşvik etme ve günün haberlerini verme sorumluluğu bulunan bir medyaya ihtiyacımız vardı. Ve burada en başından itibaren çok canlı - ve ayrıca çok da dik başlı da bir medyamız oldu.
Medya gittikçe çok fazla kendi mülkiyetine konsantre oluyor. Daha az sayıda insan medyaya sahip ve onu kontrol ediyor. Bir çok kanalımız ve sesimiz olsa da çok az gerçek seçeneğimiz var çünkü ortak bir perspektif var. Cardiff Üniversitesi, BBC’nin ana haber kuşaklarında yapılan haber yayınları hakkında bir araştırma yaptı. BBC’nin Blair hükümetinin savaş hakkındaki tavrına, kamuoyunun BBC savaşa karşı çıkıyor algılamasına kıyasla, çok daha sadık olduğunu buldular. Yayında bunu yapan bazı sesler var ama günlük olarak yönetime karşı çok fazla mücadele yok. Birleşik Devletler’de durum daha da kötü. Savaş sırasında, 800 uzman canlı yayına çıktı ve sadece 6 tanesi savaşa karşı çıktı. Televizyonda 1763 canlı yayında, %71 savaş taraftarı ve %3’ü savaş karşıtıydı (geri kalanlar kararsızdı).
Böylece her ne kadar kendilerini böyle tanımlamasalar da, temel olarak işleri yürüten bir propaganda sistemimiz var. Tabii bu kadar kaba bir şekilde değil. Eski Rus Sovyet bürokrasisi üyelerinin televizyona çıkıp “Yoldaşlarım, bu Parti’nin istediğidir” dediği gibi de değil. Karşılıklı münazara ve tartışma şeklinde oluyormuş gibi gözüküyor. Böylece, sağcı bir Cumhuriyetçiyle sağcı bir Demokratı canlı yayında görürsünüz ve şöyle derler “görüyorsunuz bizim iki farklı görüş açımız var”. Ancak çok yakından baktığınızda aralarındaki fikir birliğinin fikir ayrılığından çok daha fazla olduğunu görürsünüz.
Burada, Birleşik Devletler’de objektif bakış açısı iddiamız var, sanki medyamız politikanın üzerinde - özel çıkarların ve kendi özel ajandalarının ötesindeymiş gibi. Ve tabii ki insanlar bunun doğru olmadığını fark ediyorlar. Kendi çıkarlarını düşünen ve kendilerini siyasete bir şekilde bağlamış az sayıda şirketin mülkiyeti ve kontrolünde olan medyanın bize iyi hizmet vermediği ve özünde kendi çıkarlarını koruduğu duygusuna yol açıyor.
Sağ kanatta bu “liberal medya” olarak algılanıyor. Bir şekilde medyanın birçok Amerikalının çıkarına karşı hareket ettiği ve çok liberal bir ajandasının bulunduğu fikrine sahipler. Sol kanattan ise, bunun kapitalist bir ajanda olduğunu, yani politik küremize hükmeden elitlerin çıkarlarını yansıtan, yukarıdan aşağıya kendini düşünen bir ajandasının olduğunu görüyoruz. Bunlardan başka bir de benimde katıldığım bir başka görüş daha var, biz bir “Medyokrasi” içerisinde yaşıyoruz. Medyamız seçimle başa gelenlerden daha güçlü. Medya gerçekte politik gündemi belirliyor ve seçilenlerin çoğu zamanlarının çoğunu canlı yayında yer alabilmek için gelirlerini artırmak amacıyla harcadıkları için, medyayı eleştirirken ve medyayı sorgularken çok gerginler .
Birçok insan medyadan mutsuz olsa da (en azından anketlere göre) hâlâ onu izliyorlar. Böylece bu çelişki ortaya çıkıyor. İnsanlar şikâyet ediyor ancak ona bağımlılar. Ve bazen dünyayı görüşümüzü nasıl etkilediğini fark etmiyorlar. Haber programları, halkla ilişkiler programları, güncel haber programları ve talk show programları dikkatimizi sınırlı sayıda olaya odaklıyor. Bu konular daha sonra -tekrarlandıkları ve yinelendikleri için- genellikle (ama her zaman değil) toplumumuzdaki tartışmaları belirliyor.
“Bir dakika durun, medya gerçekte çok olumsuz bir rol oynuyor. Demokrasimizi desteklemek ve onu daha canlı kılmak yerine demokrasimizi baltalıyor. Değişimin önünde statükonun bir temsilcisi veya aracı olarak duruyor.” diyen insanlar var. Bununla ilgili çeşitli komplo teorileri var ancak bu argüman için bir çok kanıt da var. Genellikle medyadan sorumlu insanların Amerikan halkının çıkarlarını iyi temsil etmediğine dair bir duygu var. Örneğin, seçim yılında Amerikan halkına gider ve “en çok neye önem verirsin” diye sorarsınız, sağlık, iş, adalet veya başka bir sürü konudan birini söyleyebilirler. Ve sonra haberlerimizde gerçekte neyin haber yapıldığını görürsünüz; o konular - insanların en çok önem verdiklerini söyledikleri konular, çoğunlukla en az haber yapılan konulardır. Yani haberlerimizin piyasa odaklı olduğu fikri - ve “biz halka istediğini veriyoruz” ifadesi - doğru değildir. Medya ürünlerinin gerçek içeriğine bakarsanız birçok insanın istediğini belirttiği şeyden çok farklıdır. Peki ne görüyorlarsa onu mu seyredecekler? Tabii ki evet. Oldukça ayartıcı ve çok etkileyici olan çok iyi paketlenmiş sunum şekillerimiz var. Bizim medyamız ticaret odaklı bir medyadır, ticari çıkarlar onu yönlendirmektedir.
Özetle, medya sadece bir şikâyet sebebi olmaktan çıkıp başlı başına bir sorun haline gelmiştir. Dünyanın her yerinde insanları rahatsız etmektedir. İngiltere’de Hutton Raporu’na bakın; orada çok büyük bir öfke var ve BBC hakkında büyük tartışmalara yol açtı. Şimdiye kadar hiçbir zaman konu olmayan bir şey gündeme geldi. Amerika’da Federal İletişim Komisyonu (FCC) kurallarının değişmesi söz konusu olduğunda üç milyondan fazla insan Kongre’de tüm yılın en büyük olayı olan bu konuya katıldı. Bu medyanın ve medya meselesinin önemli olduğunu kanıtlıyor.

- 10.11.2005 tarihinde Açık Radyo için tarafımdan ingilizceden çevrilmiştir.

4 Aralık 2008 Perşembe

Kapitalizm Vahşiliktir

Yazan: Hugo Chavez
Perşembe, 14 Nisan 2005

Ignacio Ramonet giriş konuşmasında benim yeni tür bir lider olduğumu söyledi. Bunu, özellikle Ignacio'nunki gibi parlak bir zekâya ait bir söz olduğu için kabul ediyorum ancak birçok eski liderden esinlendiğimi de söylemeliyim.
Bunlar arasında, en eskilerden biri olarak, tarihteki en büyük devrimcilerden, emperyalizm karşıtı savaşçılardan biri olan, gerçek Hıristiyan, Yoksulun Kurtarıcısı Hz. İsa'yı, bu toprakları baştan başa dolaşıp insanlara umut veren ve özgürlüklerine kavuşmalarına yardımcı olan Simon Bolivar'ı, veya motosikletiyle kıtamızı baştan başa dolaşıp Kuzey Amerikan emperyalizminin bu kıtadaki birçok tecavüzünden birine, 1955'te Guatemala'nın gringolarca** işgaline tanık olduğu Orta Amerika'ya gelen Arjantinli doktoru, veya o sakallı yaşlı adamı, Fidel Castro'yu, Abreu Lima'yı, Artigas'ı, San Martin'i, O'Higgins'i, Emiliano Zapata'yı, Pancho Villa'yı, Sandino'yu, Morazan'ı, Tupac Amaru'yu, esin alınabilecek bütün eskileri sayabilirim.
Bütün bu eski adamların bir taahhüdü vardı ve şimdi tüm kalbimle onları anlıyorum, çünkü biz de çok güçlü bir taahhütte bulunduk.
Bugün milyonlarcayız
Bu eskilerden biri, kollarından ve bacaklarından atlara bağlanarak parçalarına ayrılırken - İmparatorluklar her zaman merhametsizdir, iyi veya kötü İmparatorluk yoktur, ne giyerlerse giysinler ne söylerlerse söylesinler hepsi sapkın, merhametsiz, ahlaksızdır - ölüm anının yaklaştığını anladığında şöyle bağırmıştır "Bugün ölüyorum ancak bir gün benim gibi olan milyonlarcasıyla geri döneceğim". Atahualpa geri döndü ve onun gibi milyonlarca var, Tupac Amaru geri döndü ve onun gibi milyonlarca var, Bolivar geri döndü ve onun gibi milyonlarca var, Sucre, Zapata ve işte bizler, onlar bizimle geri döndüler, hepsi burada, bu Gigantinho Stadyumu'ndalar.
WSF (Dünya Sosyal Forumu) hakkında
İki yıl önce üçüncü Dünya Sosyal Forumu esnasında burada, Porto Alegre'de söylediğim gibi, dünyadaki en önemli siyasi olaydır.
Biz öğrenmek ve bilgiyi sahiplenmek için, kendimizi buradan fışkıran tutkuyla yoğurmak için geldik. Biz sürekli araştırıyoruz, çünkü her deneyde olduğu gibi Venezüella sürecinin de izlenmesi ve iyileştirilmesi gerekiyor; bu süreç dünyada gerçekleşen olağanüstü deneyimlerin tümüne açık bir deneydir.
Dünya Sosyal Forumu, geçen beş yıl içerisinde müzakerelerde, tartışmalarda bulunmak için sağlam bir zemin olmuş ve buraya kendilerini ifade etmek için ve protestolarını yapmak için, şarkılarını söylemek için, kim olduklarını anlatmak ve ne istediklerini söylemek için, şiirlerini, şarkılarını, konsensüse varma umutlarını anlatmak için gelen dışlanmışların, iktidar koridorlarında sesleri duyulmayanların büyük kısmına sağlam, geniş, değişik, zengin bir platform sunmuştur.
Bir militan daha
Kendimi bir başkan gibi hissetmiyorum, başkanlık sadece bir sıfattır. Ben sadece herhangi bir takımda, herhangi biri gibi görevimi yapıyorum. Ben sadece görevimi yapıyorum, ama ben bir köylüyüm, ben bir askerim, dünyayı kurtarmak için gereken, daha iyi ve mümkün bir alternatif dünya projesine kendini adamış bir adamım. Devrimci amacın bir militanı da benim.
Dostlar ve düşmanlar
Askeri okula girdiğimden bu yana Maocuyum, Che Guevara'yı okuyarak, Bolivar'ı, konuşmalarını ve mektuplarını okuyarak, tüm bunların karışımı olan Bolivaryen bir Maocu oldum.
Mao, her devrim için kimlerin dost kimlerin düşman olduğunun açıkça belirlenmesinin zaruri olduğunu söyler.
Latin Amerika'da bu durum özellikle önemlidir.
Devrim yolu/ Güney'in vicdanı
İnancım odur ki, yüzyıllardır içine saplandığımız bu tarihi muammadan çıkabilmemiz sadece devrim yoluyla mümkün olacaktır.
Uruguaylı yazar Mario Benedetti'nin dediği gibi bir Güney vardır. Kuzey Amerika'da ve Avrupa'da da birçok devrimci var ancak, yanılıyor da olabilirim ama sanırım Güney, dünyanın acilen, hızla ve kesin bir şekilde değiştirilmesi gerektiği konusunda daha fazla bir vicdanın olduğu yerdir.
1950'de Bandung'ta bir zirve yaptık, bağlaşık olmayan ülkeler hareketi ortaya çıkarak Güney'in vicdanı kavramına hayat verdi.
Ancak daha sonra Sovyetler Birliği'nin dağılması, Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte Stiglitz'in söylediği gibi üzerimizde "mutlu 90'lar" havası vardı; hepimiz görünürde çok mutluyduk, tarihin, teknoloji çağının sonu gelmişti ve böylece Güney'in vicdanı dondu ve bir çığ gibi Washington konsensüsünün teklifi geldi; belirsiz bir tezin üzerine giydirilmiş neo-kolonici neoliberalizm ve tüm o IMF politikaları Latin Amerika'ya bir zehir gibi enjekte edildi.
Bugün Dünya Sosyal Forumu için, başka bir yer daha uygun olamazdı, dünyayı kurtarmak için ihtiyacımız olan ilk şeyin Güney'in vicdanı olduğunu söylemek yeridir.
Güney'in vicdanını tekrar canlandırın...Kuzey'dekilerin çoğunun bunu bilmemesi olasıdır, ancak Kuzey'in geleceği Güney'e bağlıdır zira yapmamız gerekeni yapmazsak, daha iyi bir dünyayı hakikaten gerçekleştirmezsek, deniz piyadelerinin süngülerinin karşısında, Bay Bush'un bombaları karşısında başarısız olursak, neo emperyallerin saldırılarına karşı koymak için Güney'de yeterli gücü, vicdanı ve örgütlenmeyi sağlayamazsak, Bush doktrini kendini empoze ederse dünya mahvolacak.
Kutuplardaki buzlar erimeden ve tüm ülkeler su altında kalmadan çok önce gezegenimiz yüzlerce şiddetli isyan görebilir. İnsanlar neo-liberal modeli uysal bir şekilde kabul etmeyip savaşarak ölmeyi açlığa tercih edeceklerdir.
Karşı devrimin kırbacı
Troçki, "her devrimin bir karşı devrim kırbacına ihtiyaç duyduğunu" söyler ve karşı devrim bizi ekonomik olarak, medya ve sosyal sabotajlarla, terörizmle, bombalarla, vahşetle, kan ve ölümle, hükümet darbesiyle, kurumsal manipülasyonla, uluslararası baskıyla çok fazla kırbaçladı; kanunlarımız, kurumlarımız ve anayasamızın üzerinde ulusal sınırları aşan bir iktidarı başa getirmeye çalışarak Venezüella'yı itaatkar bir ülke haline getirmeye çalıştılar. Ancak Venezüella halkı oligarşiye asla teslim olmayacağını göstermiştir.
Direndik, kendimizi savunduk ve sonra karşı saldırıya geçtik. Sonuç olarak 2003'te, Venezüella tarihinde ilk kez, daha önce hep Venezüella oligarşisi ve Kuzey Amerika İmparatorluğu'nun elinde bulunan petrol şirketini geri kazandı.
Şimdi neredeyse 4 milyar doları sosyal yatırıma, eğitime, sağlığa, mikro kredilere, barınmaya; en yoksula yönlendiriyoruz. Neo-liberaller paramızı sokağa attığımızı söylüyor...ancak onlar da parayı gringolara veriyorlardı veya kârlı iş anlaşmalarıyla kendi aralarında bölüşüyorlardı.
Herkesin okumasını istiyoruz, büyükanneler, çocuklar.. Bir çoğu yokluk içerisinde yaşıyor, böylece her ay her birine 100 doların verildiği milyonlarca doların dağıtıldığı bir sistem oluşturduk. Daha önce bizden çalınan 600 milyon doları şimdi yoksulları, kendi yoksulluklarını yenebilmeleri maksadıyla, güçlendirmek için dağıtıyoruz.
Bugün ayrıca misyonlarımız var, örneğin Barrio Adentro. Bu sivilinden askerine, gencinden yaşlısına her kesimin, toplulukların, ulusal ve yerel yönetimlerin, temel toplum kuruluşlarının dahil olduğu Devrimci Küba'nın yardım ettiği ulusal bir mücadeledir. Bugün yoksulların arasında yaşayan neredeyse 25 bin Kübalı doktor ve ayrıca Venezüellalı hemşire var. 2004 yılında 50 milyon vakaya bakıldı - bu Venezüella nüfusunun iki katıdır. Daha önce, tüm bunlar için ödenmesi gereken para ülkeden dışarıya çıkarılıyordu.
Kapitalizm vahşiliktir
Daha önce eğitim özelleştirilmişti. Bu neo-liberal, emperyalist plandı, sağlık sistemleri özelleştirilmişti, böyle bir şey olamaz, bu temel bir haktır. Sağlık, eğitim, su, enerji, kamu hizmetleri, insanların bu haklarını inkâr eden özel sermayenin açgözlülüğüne teslim edilemez, bu vahşiliğe giden yoldur, kapitalizm vahşiliktir.
Her geçen gün daha çok ikna oluyorum, daha az kapitalizm ve daha çok sosyalizm.
Kapitalizmi aşmamız lazım, ancak kapitalizmi içerisinden aşamayız. Kapitalizmin sosyalizm vasıtasıyla, eşitlik ve adaletle aşılması gerekir, bu kapitalist iktidarı aşabilmenin yoludur.
Ayrıca bunu demokrasiyle yapabilmenin mümkün olduğuna da inanıyorum...ancak dikkat edin, hangi demokrasi?...kesinlikle Bay Superman'in empoze etmeye çalıştığı demokrasi değil.
Taktikler
Her ne kadar Che Guevara hayranı olsam da onun tezi geçerli olmadı. Belki 100 adamlık gerilla birliği Küba'da geçerli olabilir ancak başka yerlerde koşullar farklı olabilir ve bu sebeple Che, Bolivya'da Don Kişotvari bir şekilde öldü.
Tarih onun tezinin işlemediğini gösterdi.
Bugün, Ranger veya Deniz Piyadeleri tarafından Che Guevara'ya yapıldığı gibi bir dağda kuşatılabilen gerilla hücreleri söz konusu değildir, onlar 500'e karşı belki 50 kişiydiler, şimdi ise biz milyonlarcayız, bizi acaba nasıl kuşatacaklar...Dikkat edin, belki kuşatan taraf bizizdir...
...ancak daha değil, yavaş yavaş.
İmparatorluklar bazen kuşatılamazlar, içeriden çürüyüp çökerler; Roma İmparatorluğu ve geçmiş yüzyıllardaki tüm diğer Avrupalı imparatorlukların başına geldiği gibi. Bir gün içten içe devam eden çürüme ABD İmparatorluğu'nu yok edecek.
Ve Martin Luther King'in büyük insanları, ABD'nin büyük insanları, kardeşlerimiz özgür kalacak.
Zaferimizi daha ilan etmiyoruz ancak gerçekler sürecin devam etmekte olduğunu gösteriyor yine de onu her gün beslemeliyiz. Bu, kadın ve erkek yoldaşlarıma her gün verdiğim öğütlerden biridir. Ve Che'nin dediği gibi bürokrasi ve yozlaşmayla mücadele için devrimci etkiye ihtiyacımız var.
Referandum
2004 yılı bize büyük siyasi zaferi getirdi. Referandumu engellemek için mümkün olan her şeyi yaptığım söylendi. Neo-liberaller halktan korktuğumu söyledi. Hepsi yalan. Engellemek için hiçbir şey yapmadım. Ancak muhalefetin belirli bir zaman zarfında imzaları toplayarak anayasanın gereklerine uyması gerekiyordu. Şahitlerin imzalarını verecek olan OAS veya Amerikan hükümeti olamazdı. 15 Ağustos'ta oyların %60'ını, beş yıl öncekinden çok daha fazlasını alarak kazandık. Daha sonra 10-31'deki bölgesel seçimlerde 24 vilayetin çoğunda kazandık, sosyal katılımcı modelde büyük bir ilerlemeydi. Siyasi durumda bir ilerleme, kurumlarımızda, yargı erkinde bir güçlenme sağladık.
Ekonomi ve Entegrasyon
2003'te ve 2004'te Venezüella ekonomisinin güçlendiğini gördük. İmalat, tarım sektörlerinin tümü büyüdü. Uzun zamandır ilk kez pirinç ithal etmek zorunda kalmadığımızı söyleyebilirim, mısırda kendi kendimize yeter durumdayız ve gıda bağımsızlığımızı sağlamamıza yardımcı olan tarımımızı kurtarmaya devam edeceğiz. Latifundiolara (ticari tarım yapılan büyük çiftlikler) karşı savaşımızda MST örneğini kabul ettik. Bunlar bizim için ve kıta genelindeki tüm köylüler için bir örnektir.
2004'te Mercosur'a (Güney Amerika Ortak Pazarı) girdik. Profili konusunda eleştirel olsam da katılmaya karar verdik. Beş yıl önce, Amerika Kıtası Zirvesi için Kanada'ya gitmemi eleştirdiler. Ancak orada FTAA'ya (Free Trade Area of the Americas / Amerika Kıtası Serbest Ticaret Bölgesi) karşı çıkan tek kişi bendim, FTAA kolonici bir projeden öte bir şey değildir. Alternatif, entegre edici bir model oluşturmak istedik, adını da "Bolivaryan Alternatif" veya "ALBA" koyduk. Bu proje devam ediyor, daha hızlı ilerlemesini isteriz ancak dikkate alınması gereken bazı gerçekler ve anlar, zamanlama var.
1 Ocak 2005'te güneş doğduğunda FTAA cehennemin dibine gitti. FTAA nerede bayım? FTAA öldü. Küçük FTAA'lar var ancak Kuzey Amerikan İmparatorluğu yaptığı o kadar çok baskıya ve şantaja rağmen FTAA'nın sunduğu emperyalist ve neo-kolonici modeli kendi kıtasında empoze etme gücüne sahip olamadı. Rakibimizin zayıflıklarını abartmak istemiyorum. Bu hayati bir hata olur. Ancak yine de zayıflıklarının objektif bir açıdan kabul edilmesi daha uygun olur. Zira rakibin yenilmez olduğunu düşünürseniz, gerçekten yenilmez olur.
Tarihte bir Vietnam örneği var, Iraklılar saldırıya ve işgale direniyorlar, Devrimci Küba kırk yıl geçti hâlâ direniyor. Bolivaryan Venezüella neredeyse 6 yıldır direniyor. Kuzey Amerika emperyalizmi yenilmez değildir. Tabii ki, etrafta iyi niyetle Amerika'nın yenilmez olduğunu ve ona gül yaprağıyla bile vuramayacağımızı, aksi takdirde imparatorun kızıp saldırabileceğini düşünen insanlar bulunduğunu bilmemiz önemlidir.
Golyat yenilmez değildi. Bu onu daha tehlikeli kıldı, zira zayıflıklarının farkına vardıkça daha çok kaba kuvvet kullanmaya başladı. Venezüella'ya kaba kuvvetten istifade edilerek yapılan saldırı, zayıflığın, ideolojik zayıflığın bir işaretidir.
Bu, beş yıl öncesinden bile farklı bir Latin Amerika. Herhangi başka bir ülkenin iç durumu konusunda görüş bildiremem. Venezüella'da, özellikle ilk iki yıl boyunca, yandaşlarımın çoğu daha hızlı olmam için, daha radikal adımlar atmam için beni eleştirdiler. O gün zamanın doğru olmadığını düşünüyordum çünkü süreçlerin safhaları vardır. Her ülkenin iç durumuyla fazlasıyla ilgili, uluslararası durumla ilgili bir ritmi var. Aranızdan bazıları itiraz etse bile şunu söylerim: Lula'yı severim, onu takdir ederim, o çok iyi birisi, büyük bir yüreği var, o bir kardeş, bir yoldaş ve Lula ve Brezilya'nın halkı, Nestor Kirchner ve Arjantin halkıyla birlikte, Tabarez Vazquez ve Uruguay halkıyla birlikte hep beraber farklı ve mümkün olan Birleşik Latin Amerika rüyasına giden yolu açacağız.
Hepinizi kucaklıyorum, hepinizi çok seviyorum, herkesi tekrar tekrar kucaklıyorum, çok teşekkür ederim.
İngilizce'ye çeviren Daniel Morduchowicz.
Nisan 2005 tarihinde tarafımdan Açık Radyo için İngilizce'den çevrilmiştir.

Buzumuzla Birlikte Yok Olmayacağız

3 Şubat 2005
Ginanne Brownell/MSNBC

Dünyanın en buzlu bölgelerinde yaşayan İnuitler küresel ısınmanın etkilerini yakından hissediyorlar. Üzerinde avlandıkları buz örtüsü her sene bir öncekinden daha erken eriyor; kutup ayıları alışık olunmadık yerlerde avlanıyorlar; bölgede yöreye özgü olmayan canlı türleri görülüyor ve geçen yaz yerli halk Kanada’nın Baffin Adası’nda ilk kez arı gördüler. Bu haberler, bu hafta Exeter, İngiltere’de iklim değişikliğinin boyutu ve hızı konularında tartışmak üzere buluşan, küresel iklim uzmanlarından hiç biri için yeni değil. Aslında İngiltere’deki bu konferans, Uluslararası İklim Değişimi Görev Gücünün geçen hafta yayımladığı ve politikacıların yaklaşık on yıldır engellediği, dünya genelindeki felaketlerin küresel ısınmadan kaynaklandığını söyleyen uyarının üzerine denk geldi.

Ancak Rusya, Kanada, Grönland ve Alaska’ya yayılmış 155.000 İnuit için konunun aciliyeti çok daha yüksek. İnuit Kutup Dairesi Konferansı (Inuit Circumpolar Conference (ICC)) sözcüsü Sheila Watt-Cloutier, “İnuit halkının geçim kaynakları değişikliklerden etkilenmekte ve bu durumdan kısmen de olsa ABD sorumlu” diyor. Watt-Cloutier ve grubu İnter-Amerikan İnsan Hakları Komisyonu ile birlikte önümüzdeki bir kaç hafta içerisinde, ABD’de atmosfere salınan aşırı gaz emisyonları nedeniyle insan haklarının tehlikeye atıldığı iddiasıyla dava açmayı planlıyor. Kuzey Kanada’da bulunan Iqaluit’daki evinden telefonla yapılan bir röportajda Watt-Cloutier, Newsweek’ten Ginanne Brownell’e grubun planlarını ve İnuit’lerin iklim değişikliği sonucunda yaşadıklarını anlattı. İşte bu röportajın özeti:

Küresel ısınmanın ne gibi etkilerini gözlemlediniz?

Geçen on yıl boyunca avcılarımız belirli bölgelerde gerçekleşen değişikliklere şahit oldular. Örneğin bazıları kutup ayılarının çok daha zayıf olduklarını ve ayıları daha önce hiç gitmedikleri yerlerde yiyecek kaynaklarına daha yakın gördüklerini söylüyorlar. Hava durumu gittikçe tahmin edilemez hale geliyor ve bu durum sadece deniz buzu üzerinde avlanan bizlerde değil, hayvanlarda da tahribata yol açıyor. Kutup bölgesinde bölgeye özgü olmayan yeni balık ve kuş türleri görüldü. Halkımız buz kütlelerinin daha geç oluştuğuna ve nehir buzlarının daha erken çözüldüğüne tanık oldular; bu durumun gerçekleşmesi Haziranın ortasını bulurdu ama artık Mayısın ortalarında gerçekleşiyor. Artık eskisi kadar çok kar yağmıyor ve yağan kar da çok daha erken eriyor. Yazlar da değişti, ömrüm boyunca şort ve tişört giydiğimi hatırlamam, çünkü havalar hiç o kadar sıcak olmazdı. Bugün ise öyle sıcak hava dalgalarına maruz kalıyoruz ki tüm ay boyunca sıcaklık 300 C’yi buluyor, topluca sahile gidiyoruz ve yüzüyoruz.

Bu değişikliklerin İnuitlerin yaşantısında ne gibi etkileri oldu?

Kendisini yaşam döngüsüne göre ayarlamış kadim bir kültürümüz var. Ancak son zamanlarda bir kafa karışıklığı oluştu: eskilerden gelen bilgilerimiz havanın ve doğanın kontrol edilemeyeceğini söylüyor, fakat artık arada bir bağlantının olduğunu biliyoruz. Dünyanın Stokholm Konvansiyonu’yla [kalıcı organik kirleticilerin emüsyonunu azaltmaya yönelik küresel bir anlaşma] kirletici maddeler hakkında doğru şeyi yapmak için bir araya gelişi gibi biz de sera gazlarının emisyonları konusunda aynı şeyi yapmalıyız. Bu sadece bir çevre sorunu değil, aynı zamanda bir sağlık ve hayatta kalma sorunu.

ICC her zaman için siyasi bir oluşum muydu yoksa bu grubu götürdüğünüz yeni bir yön mü?

Amerika Birleşik Devletleri gibi statükosundan emin ve ekonomiyle ilgili politikalarını değiştirmeyen ve petrol gazlarına ve fosil yakıtlarına olan bağlılığından ödün vermeyen güçlü bir ülkenin bulunduğu bir siyasi haritaya kendimizi yerleştirmek için yollar arıyoruz. Önümüzde bir mücadele var. 155.000 kişilik bir İnuit topluluğu milyarların bulunduğu bir dünyada kendilerini nasıl savunacak ve bunu insanlığın bir sorunu haline nasıl getireceğiz? Biz bu durumu teknolojik ve siyasi bir olay olarak değerlendirmiyoruz. Biz bu durumu gündelik yaşantımızı değiştiren bir olay olarak görüyoruz.

Bu nedenle mi bu durumu bir insan hakları davası olarak öne sürüyorsunuz – yani dünyanın geri kalanının dinlemesi için?

Bizi koruyabilecek ne gibi uluslarası araçların olduğunu araştırdık. ABD ve diğerleri, tüm yaşantımız, gelecekte, torunlarımızın zamanında tamamen sona erdiğinde ticaretlerine olağan bir şekilde devam edebilecekleri fikrine sahip olabilirler. Sorun ortada, bu da bizim stratejimiz ve bu yolda ilerleyip planımızın nasıl sonuçlanacağını önümüzdeki aylarda göreceğiz.

Önümüzdeki baharda Kutup İklim Etkisini Değerlendirme adlı organizasyonun (ACIA) bilim raporu yayımlanacak. İklim değişikliğinin Kutup Bölgesi’ni ne kadar etkilediğiyle ilgili en kapsamlı bilgileri veren genel bir özeti geçen Kasım’da yayımlanmıştı. Raporla ilgili görüşünüz nedir?

ACIA çalışması bir çok açıdan çığır açıcı. Şimdiye kadar yapılmış ilk kapsamlı bölgesel iklim değişimi değerlendirmesi. Projede 250’den fazla bilim adamı çalıştı, ayrıca Batı bilimiyle yöreye özgü bilginin bir evliliğiydi. Burada, Kuzey Kutbu’nda on yıllarca araştırmalar yapıldı ve hiçbir zaman gerçek araştırmanın bir parçası olmadık. ACIA ile mümkün olduğunca çok, yöreye özgü bilginin sokulmasını temin etmek istedik.

En şaşırtıcı bulgu neydi?

Bizi en çok etkileyen iki sonuç var; deniz buzuna bağımlı deniz canlısı türlerinin sayıları azalacak bazılarının nesli tükenecek ve İnuitler için ise ısınma avlanmayı etkileyecek veya tamamen imkânsız hale getirecek. İnsanların tam olarak anlayamadığı şeylerden biri de avlanmanın ve av kültürünün gerçek gücü. İnsanlar şöyle düşünüyor “Onlar hayvanları öldürüyor”... Araziye çıkıp çocuklarımıza avlanmayı öğretirken sadece bir foka silah doğrultmayı ve postunu çıkarmayı öğretmiyoruz. Cesareti, sabrı, düşünmeden hareket etmemeyi ve sağduyulu davranmayı da öğretiyoruz. Bunlar modern dünyaya da aktarılabilen kişilik becerileridir.

Yakın zamanda, Kanada’daki ABD elçiliği, Ottawa’daki büronuzu arayarak, ne kadar süre daha görevde kalacağınızı sordu. Bunu nasıl yorumluyorsunuz ve düzen bozucu olarak düşünülmek sizi sinirlendiriyor mu?

Kesinlikle sinirlenmedim, ancak görev süremin ne zaman sona ereceğini öğrenmek için aramaları ilginçti. Demek ki bir yerlerde bir şeylere sebep oluyoruz ve bazı oyunculara etki ediyoruz. Bu durum beni şaşırtmadı ve elimizi kolumuzu sallayarak ve hiç eleştiri almadan işimizi yapacığımızı sanmıyorum.

ABD, dünya için iyi olmadığını hissettiğimiz ekonomi politikalarına sahip büyük ve güçlü bir ülke. Ben bu işe diğerleriyle mücadeleye girmek için girişmedim, ancak ben nelerin olup bittiğiniz söylemeye çalışıyorum...Artık iklim değişikliği tartışmalarına hakim fikri değiştiriyor ve tartışmaları insan hakları boyutuna çekiyoruz. Bu durum bazı insanları kızdıracaktır, çünkü bu ülkeler insan hakları konularında çok kuvvetli olmalarıyla övünen ülkeler.

Şubat 2005'te tarafımdan Açık Radyo için İngilizce'den çevrilmiştir.

Bill Gates ve Diğer Komünistler

CNET News.com, yazılım patentleri hakkındaki görüşlerini sorduğunda Bill Gates konuyu başka kanunlarla bulandırarak, tartışmayı "fikirlerin mülkiyeti" konusuna getirdi.
Daha sonra da bu kanunların tümüne birden destek vermeyen herkesin komünist olduğunu söyledi. Komünist değilim, ancak yazılım patentlerini eleştirdiğim için bu önermenin beni hedef almış olabileceğini düşüneceğim.
Birisi "fikir mülkiyeti" ifadesini kullanıyorsa ya kendi kafası karışmıştır ya da sizin kafanızı karıştırmaya çalışıyordur. Bu ifade, her biri tamamıyla farklı şartlar ve etkilere sahip telif hakkı kanunu, patent kanunu ve çeşitli başka kanunları bir araya toplamak için kullanılmaktadır. Bay Gates acaba neden bu konuları bir araya getiriyor? Örtbas etmeye çalıştığı farklılıklara bir bakalım.
Yazılım geliştiricileri telif hakları yasasına karşı gelmiyorlar; çünkü bir programın geliştiricisi, kodu kendisi yazdığı müddetçe ve kod içerisinde başka hiçbir kimsenin telifli kodu kullanılmamışsa o programın telif hakkına da sahiptir. Yabancı kimselerin aleyhlerinde geçerli bir telif hakkı ihlali davası açma tehlikesi yoktur.
Patentler ise ayrı bir konu. Yazılım patentleri, programları veya kodları kapsamaz; fikirleri kapsar (yöntemler, teknikler, özellikler, algoritmalar vs.). Büyük bir programın geliştirilmesi esnasında binlerce fikir bir araya getirilmekte ve bunlar arasından bir kaç tanesi yeni fikirler olsa da geri kalanları geliştiricinin gördüğü diğer yazılımlardan edinilecektir. Bu fikirlerin her biri için birileri patent almış olsa büyük programların her biri yüzlerce patenti ihlal eder. Tek bir büyük program geliştirmek demek yüzlerce olası davayla uğraşmak demek olur. Yazılım patentleri yazılım geliştiricilerin ve ayrıca kullanıcıların önündeki tehlikelerdir.
Ancak bir kaç şanslı yazılım geliştirici bu tehlikeden kaçınabilir. Bunlar da, her biri binlerce patente ve birbirleriyle çapraz lisanslara sahip büyük şirketlerdir. Bu da onlara, onların yaptığını yapabilecek pozisyonda bulunmayan daha küçük rakipleri karşısında avantaj sağlar. İşte bu sebeple yazılım patentlerini destekleyenler genelde hep büyük şirketlerdir.
Microsoft, bugün artık binlerce patente sahip büyük bir şirkettir. Microsoft mahkemede MS Windows'un asıl rakibinin "Linux" yani açık kaynaklı GNU/Linux işletim sistemi olduğunu söyledi. İçeriden dışarıya sızan belgelerde Microsoft'un yazılım patentlerini GNU/Linux'un gelişimini durdurmak için kullanmayı hedeflediği söylenmektedir.
Bay Gates spam sorunuyla ilgili çözümünü anlatmaya başlarken bunun Net'in kontrolünü ele geçirmek için patentleri kullanmak üzere bir plan olabileceğinden şüphelendim. Microsoft 2004 yılında, patent almaya çalıştığı bir e.posta protokolü için IETF'den (Internet Engineering Task Force - İnternet Mühendisliği Çalışma Grubu) onay istedi. Protokolün lisans politikası açık yazılımı tümden yasaklayacak şekilde tasarlanmış. Bu e.posta protokolünü destekleyecek hiç bir yazılım, açık kaynaklı yazılım olarak piyasaya sürülemeyecek - ne GNU GPL (General Public License-Genel Kamu Lisansı) ne MPL (Mozilla Public License - Mozilla Kamu Lisansı) ne Apache lisansı ne de BSD lisanslarından herhangi biri veya başka benzer bir lisans altında.

IETF, Microsoft'un protokolünü geri çevirdi ancak Microsoft yine de bunu kullanmaları için büyük servis sunucuları ikna etmeye çalışacağını söyledi. Artık Bay Gates sayesinde biliyoruz ki, herkesin uygulayabileceği protokollere sahip bir açık İnternet komünizmdir; kurucusu da, komünist ajanı, ABD Savunma Bakanlığı'dır.
Microsoft piyasadaki hakimiyetini kullanarak kendi yazılım geliştirme sistemini standart olarak empoze edebilir. Microsoft halihazırda bazı net uygulama yöntemlerinin patentlerini alarak, milyonlarca kullanıcının devlet denetiminde Microsoft tekeline geçmesi sorununu ortaya çıkardı.
Ancak kapitalizm demek tekelcilik demektir; en azından Gates tipi kapitalizm böyle diyor. Herkesin program yapma, karmaşık yazılımlar yazma özgürlüğü olduğunu düşünen kişiler komünisttir, Bay Gates böyle diyor. Ancak bu komünistler Microsoft'un yönetim kurulu odasına bile sızmışlar. İşte 1991 yılında Bill Gates'in çalışanlarına söyledikleri:
"İnsanlar bugünün fikirlerinin çoğu üretilip bunlara patent alındığı günlerde patentlerin nasıl verildiğini anlamış olsalardı endüstri tamamen dururdu. Gelecekte kendine ait hiç bir patenti olmaksızın kurulacak yeni bir şirket, dev şirketlerin belirleyeceği meblağı ödemek zorunda."
Bay Gates'in sırrı artık ortaya çıktı - o da bir "komünistti", o da yazılım patentlerinin zararlı olduğu fikrindeydi - en azından Microsoft bu dev şirketlerden biri olana dek. Artık Microsoft yazılım patentlerini, kendi belirleyeceği ücreti sizlere ve bana empoze etmek için kullanmayı planlıyor. Ve karşı çıkarsak Bay Gates bizi "komünist" olmakla itham edecek.
Eğer komünist olarak anılmaktan korkmuyorsanız ffii.org (the Foundation for a Free Information Infrastructure - Açık Bilgi Altyapısı Vakfı) sayfasını bir ziyaret edin ve Avrupadaki yazılım patentlerine karşı yürütülen savaşa katılın. Avrupa Parlamentosu'nu bir kez ikna ettik -göründüğü kadarıyla sağ kanattaki MEP'ler bile "komünist" - ve yardımınızla bunu bir kez daha başaracağız.
Not: Richard Stallman, Açık Kaynaklı Yazılım, GNU Projesi'nin kurucusu ve Özgür Yazılım Vakfı'nın başkanıdır.

01 Mart 2005'te tarafımdan Açık Radyo için İngilizce'den çevrilmiştir.