26 Şubat 2009 Perşembe

İsmet Paşa'nın Lozan Söylevi

İsmet İnönü'nün Lozan Antlaşması'nın 50'ci yılı sebebiyle verdiği söylevin bir kısmını özellikle günümüze ışık tutabileceğini düşünerek yayınlamak istiyorum. (Söylevin tam metnini için tıklayınız.)


"...ancak bu sayede, lozan muahedesinde başlıca tecrübeyi, lord curzon'un bana verdiği bir dersi söyleyeyim:

-'memnun değiliz lozan muahedesinin müzakeresinden. hiç bir dediğimizi yaptıramadık. reddettiklerinizin hepsini cebimize atıyoruz. harap bir memleket alıyorsunuz, bunu kalkındırmak için mutlaka paraya ihtiyacınız var. bu parayı almak için gelip diz çökeceksiniz. cebime attıklarımın hepsini çıkaracağım size' diyordu lord curzon, 'hepsini vereceğim size...'

bu, benim kafamda daimi bir yer etmişti. dışarıdan yalnız para verenin, yalnız para muamelesi yapması son derece güç bir şey. o, parayla beraber bir ek menfaat istiyor. muhitine göre, meselesine göre kabili tahammül olur veya olmaz, istiyor.

bunu bana söyledi. bundan sonra biz cumhuriyet'i elli sene tatbik ettik, bu müddet esnasında yatırım yaptık, demiryolları yaptık, demiryolları satın aldık, endüstriler kurabildik. şeker endüstrisi, dokuma endüstrisi vs. gibi mütevazı endüstriler... diğer endüstrileri kurmadan yapamayız. bu endüstrileri kurmak için, demiryollarını satın almak için, yeni demiryolları yapmak için istikraz mı ettik? istikraz etmedik, hiç birini istikraz etmedik. kendi paramızla yaptık. gayet basit bir usulüm vardı benim. mali intizam her şeyin üstündedir devlet idaresinde. benim usulüm: her bütçenin mutlaka yatırım payı olmalıdır. ne kadar gelir var? yüz milyon gelir var. yüz milyon gelir, memleketin ihtiyacına yetmiyor bile. ne yapacağız? benim usulüm bu: yüz milyon gelir var. iyi. doksan milyon gelir olsaydı, onunla da gelir ihtiyacı tamamiyle karşılanıyor mu? karşılanmıyor. bu, on milyon daha eksik olsaydı, ihtiyacı nasıl karşılarsak, bu on milyonu yatırım olarak yeni işe ayırmak lazımdır. memleket, mali işini intizama koyabilir, kalkınma, için para bulabilir. fakir olduğu nispette, kalkınma için içinden bulacağı para az olur, ama kalkınır. fakir olduğu için, zenginin on senede yapacağını, bu elli senede yapar. ama yapar! ama hiç bir yatırım yapmayan bir bütçe ile memleket idare olunursa, sadece yer ve ilanihaye o halde kalır. basit bir şey gibi görünür; bunu yaptığın zaman, plan fikri buradan doğuyor, yatırım fikri buradan doğuyor. beş'le başladığın zaman, iki sene sonra altı oluyor..."

işte böyle demiş ismet paşa. şimdi sormak istiyorum "günümüz ekonomik yatırımlarını, icraatları görünce yukarıda bahsi geçen "lord curzon'un cebindekiler" bize yutturuldu mu yutturulmadı mı?" diye. özellikle adnan menderes'le başlayan popülist politikalar, oy avcılığı politikaları sonucunda o ceptekiler bize yedirildi mi yedirilmedi mi? devletin borcu var ama kalkındık demek ne kadar doğrudur? kalkındık ama neye rağmen kalkındık?

şu kıt aklımla sadece bizden istedikleri şekilde kalkındığımızı peşinen söyleyebilirim. bize biçilen rol doğrultusunda kalkındık, kendi istediğimiz şekilde değil. bize biçilen rol de tüketmek! bunun aksini kim iddia edebilir. hiç bir şey üretmeden; ne kültür, ne teknoloji üretmeden tüketiyoruz.elbette istisnalar vardır, elbette bu gidişe karşı çıkanlar vardır ama hakim olan gidişat budur. tüketmek! bize batı tarafından biçilen rol onların artık değerlerini tüketmek, fazla mallarını harcamak, onlara pazar olmak. avrupa birliğiyle yürütülen müzakerelerde bile bizi birliğe almalarının en büyük avantajının 70 milyonluk bir pazar oluşumuz olduğu vurgulanmıştı. sağmalık bir inekten farkımız yok "batı" için.

İsmet inönü'nün yukarıda alıntıladığım söylevinin ikinci kısmında "kendi çabamızla 10 yıl yerine 50 yılda kalkınırdık" deniyor. evet belki öyle yapsaydık şuan bu kadar "gelişmiş" olmazdık ama kesinlikle istediğimiz yönde gelişmiş olurduk(*). biz tüm ülke için faydalı olacak politikalar yerine bir kısım halka faydası olacak politikaları tercih ettik. biz sabredip, çalışıp 50 yılda yol katetmek yerine "Türk"lük yapıp işi kısa yolundan halledivermeyi seçtik. zenginlerimiz yüzlere ulaştı ama fakirlerimiz kaç onmilyonlara vardı. ve şuan kömür yardımları, para yardımları ve daha nice yardımlarla geçinmek zorunda benim zavallı halkım. ülkemin borcu var ve biz hepimiz "lord curzon'un cebindekileri"ni yedik. hepsi bize tek tek yedirildi. türkiye cumhuriyeti tarihince aldığımız her dış borç, her dış kredi bize beraberinde o ceptekilerden birini de yedirdi, emin olabilirsiniz. artık bunları tükürmek için birşeyler düşünmek gerekmiyor mu?

_________________________________________
(*) Bunun karşılaştırmalı bir örneği var! Güney Kore. Bir araştırmada Güney Kore ile Türkiye'nin aynı gelişmişlik düzeyinde başlayan yatırım hamleleri karşılaştırılmış. Onlar sanayi yatırımına yönelirken biz tüketim yatırımına yönelmişiz. Sonucu görmek için akademisyen olmaya gerek yok. onların yaptıklarıyla bizim yaptıklarımız karşılaştırılabilir. onlar da araba üretiyor biz de, ama onlar kendi arabalarını üretirken biz fason üretiyoruz. onların da tersaneleri var bizim de var. ama onlar mega tankerler yapabiliyorken biz daha o yolun yarısında bile değiliz çünkü tersaneciliğimiz çok daha yeni onlara kıyasla. teknoloji alanına değinmiyorum bile. tabi burada ikinci bir husus da ortaya çıkıyor. batının bize biçtiği rol. güney kore bu kalkınmayı kore savaşı sonrasında amerikan desteğiyle gerçekleştirdi, çin'in burnunun dibinde bir rol model olması için. onlarla kıyaslandığında bize ne rol biçildiği de görülebilir.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Organik Büyüme

Bernward Geier, Michael O'Callaghan’la organik tarım hakkında konuşuyor
Sürdürülebilir Kalkınma için Dünya Zirvesi(WSSD), Johannesburg
Eylül 2002




Bölüm Bir:
Dünya genelinde organik tarımın gelişimine baktığımızda kesinlikle ciddi başarılar ve gelişim sağladık. “Organik” ürünlerin niş pazarından çıkıp ana pazara girdiğini söyleyebiliriz. Bunu ticareti yapılan organik onaylı ürünlerin hacmine bakarak görebilirsiniz, bu rakam 20 ila 25 milyar dolar arasında değişmektedir. Yaşadığım ve çalıştığım yer olan Almanya’dan size bir örnek verebilirim: bebek maması sektörü neredeyse tamamen organiktir; organik olmayan bir mama bulmak için gerçekten çok aramanız gerekir! Tahmin ediyorum şuan bebek maması sektörünün %80’i organik. Burada ilginç olan bunun arkasındaki gerekçe ve nedenlerdir. Kesinlikle anneler (belki babalar da alışveriş yapıyordur) çocukları için en iyi olanı isterler, bu durumda kendi fikirlerine göre en iyisi organik ürünlerde sanırım bu çok iyi bir temeldir. Bizim sadece onları çocukları büyüdükçe de ve hatta kocaları ve kendileri için de en iyisini almaları konusunda ikna etmemiz gerekiyor. Pazarları karşılaştırdığımızda organik süt ürünlerinin toplam pazardaki oranının Danimarka için yüzde 20 civarında olduğunu görüyoruz. Organik tarımın tarlalardaki dağılımına baktığımızda Avrupa genelinde çok sağlıklı hedeflerin belirlendiğini görüyoruz. Birçok ülke önümüzdeki 8-10 yıl zarfında organik tarımın toplam tarım üretiminin yüzde on, yirmi ve hatta otuzunu temsil etmesini amaçlıyor. Hatta bir kaç ülke, İsviçre ve Avusturya, organikte yüzde 10 ve üzerine ulaştılar. İsveç’te bu oran %14. Daha küçük, bölgesel ölçekte ise pazar payı daha da yüksek. İsviçre’nin en büyük kantonu Graubünden ve bu kantonun %43’ünde organik tarım yapılıyor! Bu örnekler organik tarımın büyümekte olduğunu gösteriyor. Sadece Kuzeyden örnekler verdim. Aynı şeyler önemli gelişmelerin yaşandığı Güney için de söylenebilir. Ulusal ölçekte ikinci en büyük organik tarım bölgesi Arjantin. Brezilya’da gelecek vadeden bir organik tarımcılık var ve bunu Afrika’daki ülkelerde örneğin Uganda pamuk üretiminde görebilirsiniz. Aynı durum Mozambik’te de geçerlidir. Güney Afrika da gıda sektörü için büyük potansiyele sahip. Asya da iyi işler yapıyor. Sonuç olarak dünyada organik üretim anlamına en kuvvetli ülkelerden biri Çin ve Hindistan gibi diğer ülkeler takipte.




Şahsen ben, ayrıca Federasyon ve büyük oranda hareketimiz için, organik tarım ilkesinin bir parçası olarak gıda ürünlerin kat ettiği mesafeyi kısaltmak istiyoruz. Bir kapalı çevrim yaklaşımını uyarlayabilirsek yerel ve bölgesel üreticiler, pazarımızı nasıl geliştireceğimiz hususunda imtiyazlı işlem görebilirler. Global pazarlar için bir ihtiyaç var. Kahveyi yerel veya bölgesel olarak üretemiyoruz; ne tropik gıdaları, ne muzu ne de çayı.Ancak yerel gıda üretimi ilkesine dair açık bir taahhüt var. Kutu şemalarının gelişimine, çiftçi pazarlarının ne kadar iyi iş yaptıklarına ve çiftlikte yapılan satışların ne kadar iyi geliştiğine yakından baktığımızda organik üretim sektöründe yerel pazarlama anlamında bir çok yenilik görüyoruz ve bu gelişmeye devam ediyor.

Söylemek isterim ki bu küreselleşme tuzağına düşmemeliyiz. Bölgesel olarak üretilebilecek temel gıdaları uzaklardan getirmek zorunda kalmamalıyız. İlkelerimizi pazarın genişlemesi ilkesine kurban etmemeliyiz – ki bunu geçmişte yapmıştık. Organik üretim sektörü fiyata göre şekillenen bir sektör ve tüm dünyada organik gıdanın raflara getirilişinde sorunlarla karşılaşıyoruz. Örneğin İngiltere; burada tüm organik gıdanın %70’i ithal ediliyor çünkü yeterli yerel üretim yok. Ayrıca organik gıdayı adil ticaretle de şimdiye kadar olandan daha fazla birleştirmeliyiz. Benim için iyi bir fincan kahve, sadece organik olduğu için iyi değildir. Bir yıl Meksika’da yaşadım ve çocuk işçilerin kaderini ve tarım işçilerinin nasıl istismar edildiğini biliyorum. Acı gelmeyecek iyi bir fincan kahvenin hem organik hem de adil ticaretle edinilmiş olması gerek!

Bölüm İki:
Organik tarım sağlıklı bir ticaret ve tarım yapmak için sağlıklı bir yöntem. Ancak ayrıca sağlıklı, tutarlı bir büyümeye de ihtiyacımız var. Bu bir patlama değil çünkü zaten son on yıldır her yıl yüzde 20 veya 30 oranında büyüyor. Bu kadar uzun bir sürede buna benzer büyüme oranlarına sahip başka bir sektör gösterin. Bunun üzerinde yükselebiliriz. Dönüştürmek için çok daha fazla çiftçiye ihtiyacımız var. Sonuçta bu durum bir engel olan organik gıdanın maliyetini düşürecektir. Bedel ödemek zorunda olan çiftçiler değildir. Fiyatları kesmemeliyiz – çiftçilerin adil bir fiyata ihtiyacı var. Eğer yayılacaksak bu bir ölçek, nakliye, hacim ekonomisi sorunudur. Niş pazarından ana pazara gireceksek organik gıdayı daha makul fiyatlara indirebilmek için bazı yan maliyetlerden kesmek zorundayız. Ancak her zaman daha pahalı olacaktır çünkü organik gıda birinci kalite bir üründür. Aynı zamanda konvansiyonel gıdanın çevreye dair ve sosyal maliyetlerini de benimsemede gelişme kat etmeliyiz, böylece konvansiyonel gıda fiyatları bugünlerde yaptığı gibi bize yalan söylemeden gerçek hikayeyi anlatabilir. Hükümetlerin ve okulların organik tarımı nasıl desteklediğine dair birçok örnek biliyorum. Bugünlerde daha az sayıda insan evinde yemek yiyor. Restoranlarda ve kantinlerde yemek yiyorlar. Bir işte çalışıyorsanız ofisin kantininde yersiniz, öğrenciyseniz okul yemekhanesinde yersiniz ve burada ilginç gelişmeler buluyoruz. Örneğin İtalya’da okullar ve hastanelere organik gıda gönderilmektedir. İsviçre’de veya Almanya’da trene binerseniz restoran vagonunda günlük organik yemek mönüsünü görebilirsiniz. Bunlar ihtiyaç duyduğumuz türde ortaklıklardır. Gittikçe daha fazla sayıda hükümet hareketi destekleyebilecekleri çok sağlam yöntemler bulunduğunun farkına varıyor. Organik tarımın pazarda sübvansiyona gerek duymadan gelişmesni istiyoruz. Ürünleri makul bir fiyatta görmek istiyoruz, böylece çiftçiler insanların yemek isteyebileceği gıdaları çok daha fazla üretme fırsatına sahip olabilecek. Gelişmekte olan bu harekete katkıda bulunmak – bunu söylemek istemiyorum ancak bu bir gerçek – köşede beklemekte olan bir sonraki gıda skandalıdır. Bu kesinlikle çok daha fazla sayıda insanı uyandıracaktır.







Genetik Olarak Değiştirme (GOD) (Genetic Modification - GM) konusu da katkıda bulunan bir etkendir. İnsanlar alternatif olanı; GOD içermeyen, organik gıdayı seçerek GOD’ye “hayır” demek istiyorlar. GOD’ye ihtiyaç olmadığını anlamamız gerekiyor. Şimdiye kadar GOD’ye neden ihtiyacımız olduğuna dair tek bir ciddi açıklamayla karşılaşmadım! Biyolojik çeşitliliğe sahibiz, yeterince yetiştirebildiğimiz geniş bir gıda yelpazesine sahibiz. Dünyada herkesi beslemeye yetecek kadar gıda yetiştiriyoruz. Sadece insanların buna erişimini sağlamalıyız, hepsi bu. Çiftçilerin ürünlerini yetiştirebilmesini – tercihen – veya en azından gıdalarını diğer üreticilerinden almalarını sağlamalıyız. GOD’li gıdanın tek sebebinin, tekrar ve tekrar karşılaşıyorum bununla, kar yapmaktır. Bu kesinlikle GOD’nin dünyayı ele geçirmesi için neden olmamalıdır.

Benim için GOD, doğayla birlikte çalışmak yerine bir doğayı manipule etme girişimidir. Bu günlerde gıdalardaki GOD artıklarından çok fazla korkmuyoruz. Bunu ani bir tehdit olarak görmüyorum. Ancak uzun vadede böylesine riskli bir teknolojiyi kabul edemeyiz. Zirai ilaçların sebep olduklarından öğrenmeliyiz. Atom enerjisinin sebep olduklarından öğrenmeliyiz. Her ikisi de bu tür teknolojileri mutlak surette kontrol altına alamadığımızı ispatladı. Bunlar bize hata yapma hakkı tanımıyor. Hata yapmak insana özgüdür. Ben insan olmak istiyorum! Düzeltilebilecek hatalar yapmak istiyorum, böylece hatalarımdan öğrenebileyim. Genetik mühendislik bize bu şansı vermiyor. Ne kadar geliştiğine bir bakın. İnsan genlerini boğalarınkiyle birleştirdik. İnsan genlerini domuzlarınkiyle birleştirdik, ortaya sakat domuzlar çıktı. Hatta insan genlerini sazan balığı genlerine bile ekledik. Tüm etik ve ahlaki sınırların ötesine geçtik. GOD’li gıdalarla zirai ilaç bulunan gıdalar arasındaki temel fark zirai ilaçlarda bu zirai ilaçların doğada ne kadar zamanda bozunabileceğini tartışabilirsiniz. Ancak GOD’de bunlar bir kez yayıldıktan sonra kim geriye toplayacak? Hiç kimse!

Çapraz tozlaşma nedeniyle ekolojik riskler çok büyük. Yağ üretimi için kolza tohumu ve kanola yetiştirilen Kanada’da bir durum söz konusu. Şimdi GOD tüm ülkeye yayıldı. Artık organik kanolayı hiçbir yerde yetiştiremiyorsunuz çünkü tarlalar korunamaz. Ayrıca GOD’nin böcek ömrü üzerindeki etkilerine dair kanıtlar gördük, örneğin kelebeklerde özellikle de Kral (Monarch) kelebeğinde. Bir kirlilik olduğuna dair yeterli kanıt var. Emniyetli olmadığına dair yeterli kanıta ihtiyacımız olduğu fikrini kabul etmiyorum. Tüm zirai ilaçlar çok kapsamlı bir şekilde test edilmişti ve “güvenli” oldukları söylenmişti. “Kanıtlar” güvenli olduklarını söylemişti ve o zamanda beri ne kadar zirai ilacın toplandığını biliyor musunuz? Ne kadarının yasaklandığına bakın! DDT bunların en meşhuru ve onlarca yıl geçtiği halde hala DDT artıkları buluyoruz, hem de Kutuplardaki penguenlerde! Aynı şey GOD’de tekrarlanmamalı çünkü iş işten geçtiğinde çok geç olacak. Niye tüm bu testleri yapmalıyız? Neden bütün bu kaynaklar ihtiyaç duymayacağımız bir teknolojinin geliştirilmesine harcansın? Hem de kullanıcı dostu olmayan ve şirket karı açısından hiç bir anlamı olmayan bir şey için. Hatta karlılık sözü bile de daha gerçekleştirilemedi. Monsanto’nun hissedarlarıyla başı belada çünkü hissedarlar tüm yumurtalarını genetik mühendislik sepetine koyarak almayı umdukları karşılığı alamadılar. Aklımızda bunu bulundurarak buna ihtiyaç duymadığımızı ve kimseye bir faydasının olmadığını kesinlikle söyleyebiliriz. Niye tüm bu parayı ve bu parlak araştırmacıları ve bilim adamlarını bu teknolojiye yönlendirelim? Tüm bu paranın sadece %10’unu sorunlarımız için sürdürülebilir çözümlerin geliştirilmesine yatırabilseydik her şey çok daha iyi bir durumda olurdu.




Uluslararası Organik Tarım Hareketi Federasyonu (International Federation of Organic Agriculture Movements - (IFOAM) ), Uluslararası İlişkiler Direktörü.

(12 Aralık 2005'te AçıkRadyo için tarafımdan İngilizce'den çevrilmiştir. Çeviri video kaydının deşifresi üzerinden yapılmıştır. İlgili videoyu seyretmek için tıklayınız. )

18 Şubat 2009 Çarşamba

Bedavadan Daha Cazip

İnternet bir kopyalama makinesidir. Üzerinde gezinirken yaptığımız her işlemi, her karakteri, her düşünceyi en alt seviyesinde kopyalar. İnternetin bir ucundan diğer ucuna bir mesaj gönderebilmek için iletişim protokolleri tüm mesajın yol boyunca muhtelif kereler kopyalanmasını gerektirir. IT şirketleri bu aralıksız kopyalama işlemini kolaylaştıran ekipmanların satışından bir çok para kazanır. Her hangi bir bilgisayarda üretilen her bit veri bir yerlere kopyalanır. Bu sebepten dolayı dijital ekonomi bir kopyalar nehri üzerinde çalışmaktadır. Makine çağının toplu üretilmiş reprodüksiyonlarından farklı olarak bu kopyalar ucuzluğu bir yana bırakın, bedavadır. Dijital haberleşme ağımız, kopyaların mümkün olan en düşük engellemeye maruz kalacak şekilde akmasını sağlamak üzere tasarlanmıştır. Aslında kopyalar o kadar serbest hareket ediyor ki interneti bir süper dağıtım sistemi olarak düşünebiliriz, sisteme bir kopya girildiğinde süper iletken kablodan geçen elektrik gibi ağ üzerinde sonsuza kadar dolaşmaya devam eder. Bunun kanıtlarını gerçek hayatta görüyoruz. Kopyalanabilen herhangi bir şey internetle temas ettirildiğinde kopyalanır ve bu kopyalar asla sistemi terk edemez. Bir çocuk bile bir şeyin internete girdikten sonra bir daha silinemeyeceğini bilir.

Bu süper dağıtım sistemi ekonomimizin ve refahımızın temeli halini aldı. Verilerin, fikirlerin ve medyanın anında kopyalanarak çoğaltılması ekonomimizdeki, özellikle ihracatla ilgili olanları – yani ABD’nin rekabet avantajının bulunduğu sektörlerdeki başlıca tüm ekonomik alanları destekler. Refahımız fark gözetmeksizin ve sabit bir şekilde kopyalayan çok büyük bir aygıt üzerine dayanmaktadır.
Öte yandan bu ekonominin önceki döneme ait refahı, değerli kopyaların satılmasına dayandığından dolayı bedava kopyaların serbest dolaşımı kurulu düzeni görmezden gelme eğilimindedir. En iyi çabalarımızın kopyaları ücretsiz olursa nasıl devam edebiliriz?

Daha basitçe söylemek gerekirse ücretsiz kopyaları satarak nasıl para kazanılır?

Benim bir cevabım var. Bunu en basit şu şekilde açıklayabilirim:

  • Kopyaların sayısı çok fazla arttığında değersiz hale gelirler.
  • Kopyaların sayısı çok fazla arttığında kopyalanamayan şeyler seyrekleşir ve değerli hale gelir.
  • Kopyalar bedava olduğunda kopyalanamayan bir şey satmanız gerekir.

Peki, ne kopyalanamaz?

Kopyalanamayan bazı nitelikler mevcuttur.

Örneğin “güven”.

Güveni kopyalayamazsınız.

Satın alamazsınız.

Güven kazanılmalıdır, bu da zaman içinde olur.

Bilgisayarınıza indiremezsiniz.

Taklit edilemez.

Sahtesi yapılamaz (en azından uzun süre).

Tüm şartlar eşit olduğunda her zaman için güvendiğiniz biriyle iş yapmayı tercih edersiniz. Bu durumda güven, kopyalarla dolu bir dünyada gayri-maddi bir değerdir.

Kopyalanması zor olan ve böylece bu ağ ekonomisinde değerli hale gelen güvene benzeyen bir dizi başka nitelik daha var.

Sanırım bunları incelemenin en iyi yolu üreticinin, imalatçının ya da tasarlayıcının gözünden ziyade kullanıcının gözünden olmasıdır.

Basit bir kullanıcı sorusuyla başlayabiliriz: bedava olan bir şeye neden para vereyim? İnsanlar ücretsiz olarak edinilebilen bir şeyi parayla satın aldıklarında ne satın almış oluyorlar?

Ağ ekonomisine dair araştırmalarımda gördüm ki ücretsiz olabilecek bir şeye para verdiğimizde satın aldığımız kabaca sekiz kategoride gayri-maddi varlık vardır: Sekiz adet kopyalanamaz değer.

Ben bunlara “üretken” (generative) değer diyorum.

Bir üretken değer oluşturulması, yetiştirilmesi, işlenmesi, beslenmesi gereken bir nitelik veya özelliktir.

Üretici bir unsur kopyalanamaz, klonlanamaz, taklidi yapılamaz, çoğaltılamaz, sahtesi yapılamaz veya aynısından üretilemez.

Yerinde, zamanı içerisinde eşsiz bir şekilde oluşturulur. Üretici nitelikler dijital arenadaki ücretsiz ve dolayısıyla satılamayan kopyalara değer katar.

Bedavaya Kıyasla Daha Cazip Olan Sekiz Üretici Değer

Hemen Edinme – İstediğiniz bir kopyayı er ya da geç elde edersiniz ancak bir kopyayı çıkar çıkmaz—hatta üretilir üretilmez posta kutunuzda bulmak bir üretici değerdir. Birçok kişi kiralayarak veya internetten indirerek bedavaya veya çok ucuza seyredebilecekleri filmleri açılış gecelerinde seyretmek için sinemalara gidiyor. Sıranın en başında olmak sıklıkla aynı ürün için ilave bir fiyatı gerektirir. Satılabilir bir nitelik olan hemen edinmenin beta versiyonlar da dahil olmak üzere çeşitli seviyeleri vardır. Beta versiyonlar daha tamam olmadıkları için sıklıkla olduklarından daha değersiz görülürler, ancak bunlar da satılabilir üretici niteliklere sahiptirler. Hemen edinme bağıl bir ifadedir ve bu nedenle üreticidir. Ürüne ve ürünü izleyen kitleye uymalıdır. Bir blogun sinema veya otomobilden farklı bir zaman algısı vardır. Ancak hemen edinme her türlü medyada bulunabilir.

Kişiselleştirme – Bir konser kaydının genel bir versiyonu ücretsiz olabilir ancak bu kopyanın özellikle sizin oturma odanız için mükemmelleştirilmiş olanından isterseniz buna para vermeyi göze alabilirsiniz. Ücretsiz bir film istediğiniz sınıflandırmaya uygun olarak kesilebilir (şiddet içermesin ancak argo olabilir). Aspirin ücretsizdir ancak DNA’nıza göre uyarlanmış olanı çok pahalıdır. Birçoğunuzun bildiği üzere kişiselleştirme işlemi üretici ile tüketici, artist ile fanı, yapımcı ile kullanıcı arasında sürekli devam eden karşılıklı görüşmeyi gerektirir. Sürekli olarak tekrarlayan ve zaman tüketen bir süreç olduğundan fazlasıyla üreticidir. Bir ilişkinin temsil ettiği kişiselleştirmeyi kopyalayamazsınız. Pazarlamacılar buna “stickiness” (yapışkanlık) diyor çünkü söz konusu ilişkinin her iki tarafı da bu üretici varlığa bağlıdır (yatırım yapmıştır) ve bunu bırakıp tekrar baştan başlamaya isteksiz olurlar.

Yorumlama Eski bir şakadaki gibi, yazılım ücretsizdir, kılavuzu ise 10.000 $. Ama bu bir şaka değil. Red Hat, Apache ve diğerleri gibi birkaç yüksek profilli şirket gelirlerini tam olarak bu şekilde kazanıyorlar. Ücretsiz yazılım için ücretli destek sağlıyorlar. Sadece bitlerden ibaret yazılımın kopyalanması ücretsiz – ve bu yazılım sadece verilen destek ve yardımla sizin için değerli hale geliyor. Bir çok genetik bilginin de bu yolu izleyeceğini düşünüyorum. Şu an DNA’nız çok pahalı ancak yakında olmayacak. Aslında yakında ilaç şirketleri gen diziliminizi edinmek için size PARA verecek. Böylece gen diziliminiz ücretsiz olacak ancak ne anlama geldiğine dair yorumlanması – yani genlerinizde ne dendiğine dair kılavuz – pahalı olacak.

Orijinallik – Önemli bir yazılım uygulamasını elde edebilirsiniz ancak kılavuzunu almasanız bile sorunsuz, güvenilir ve garantili olmasını isteyebilirsiniz. Orijinal olması için para ödersiniz. Örneğin etrafında sonsuz sayıda Grateful Dead kaydı vardır (ç.n. Grateful Dead 1965’de kurulmuş meşhur bir Amerikan rock grubudur ve en önemli özelliği parçalarında doğaçlamaya ağırlık vermesi ve bir kaydının başka bir kaydına benzememesidir); grubun kendisinden orijinal versiyonu satın almak istediğiniz parçayı almanızı garanti edecektir. Veya gerçekten Dead tarafından kaydedilmiş olanı alabileceksiniz. Sanatçılar uzun zamandır bu sorunla uğraşmaktadır. Fotoğraf ve litograf gibi grafik reprodüksiyonlar kopyanın değerini artırmak için sıklıkla sanatçının orijinal damgasıyla – bir imzasıyla – birlikte gelmektedir. Dijital mühürler ve diğer imza teknolojileri kopyaya karşı koruma sistemleriyle aynı şekilde çalışmaz (kopyalar süper iletken sıvılardır, hatırladınız mı?) ancak dikkat eden kişiler için üretici (jeneratif) orijinallik kalitesi olarak işlev görebilirler.

Erişilebilirlik – Mal sahibi olmak çoğu defa sıkıcıdır. Sahip olduklarınızı düzenli bir şekilde, güncel olarak ve dijital olanlarını yedeklenmiş halde muhafaza etmeniz gerekir. Ve günümüzün mobil dünyasında bunları beraberinizde taşımanız da gerekir. Bir çok insan, ben dahil, diğer kişilerin abone olmak suretiyle “varlıklarımızla” ilgilenmesinden mutluluk duyacaktır. Acme Dijital Bilgi Ambarına istediğimiz zaman ve istediğimiz yerde bize dünyadaki tüm müzikal melodiyi ve ayrıca tüm filmleri, fotoğrafları (bizimkiler veya diğer fotoğrafçılarınkileri) bize sunması için para vereceğiz. Aynısı kitaplar ve bloglar için de geçerlidir. Acme her şeyi yedekler, üreticilere paralarını öder ve bize istediklerimizi verir. Bunları telefonlarımızdan, PDA’larımızdan, laptoplarımızdan, büyük ekranlarımızda ve artık her nereden olursa olsun yavaş yavaş alabiliriz. Aslında bu materyalin büyük kısmı ilgilenmeyi, yedeklemeyi, ilave etmeyi ve organize etmeyi göze almamız durumunda ücretsiz olacak ve zaman içerisinde cazibesini yitirecektir.

Somutlaştırma – Dijital kopyalar, özleri itibariyle düşünüldüklerinde cisimsizdirler. Bir işin ücretsiz kopyasını alıp ekranınıza taşıyabilirsiniz. Ancak yüksek çözünürlüklü bir dev ekranda görmek istemez misiniz? Peki 3D olarak? PDF’ler iyidir ancak bazen aynı sözleri beyaz kuşe kağıda basılmış ve deri ciltli bir kitap olarak elinizde tutmanın zevki de bir başkadır. Peki en favori (ücretsiz) oyununuzu aynı oda içerisinde 35 kişiyle birlikte oynamaya ne demeli? Somutlaştırmada sınır yoktur. Tabi ki günümüzün yüksek çözünürlüklü dünyası – şu an için sinema fanlarını sinemaya çekebilir – yarın ev sineması sisteminize gelebilir, ancak her zaman tüketicilerin sahip olamayacağı çok daha ileri bir görüntü teknolojisi olacaktır. Lazer projeksiyon, holografik görüntü, holodeck! Ve hiç bir şey canlı performansla dinlenen bir müzik parçası kadar kendini somutlaştıramaz. Müzik bedavadır; canlı performans pahalıdır. Bu formül artık sadece müzisyenler tarafından değil yazarlar tarafından da genel kabul görmektedir. Kitap ücretsizdir; kitap hakkında yüz yüze konuşmak pahalıdır.

Sanat Hamiliği (Patronage) – Sanatçıları ve eserlerini takip eden kitlenin sanatçılara para vermek İSTEDİĞİ’ne dair bir inancım vardır. “Fanlar” olarak adlandırabileceğimiz bu kişiler artistleri, müzisyenleri, yazarları ve benzerlerini beğenilerinin nişanesini sunarak, yani para vererek ödüllendirmekten hoşlanırlar. Ancak bunu söz konusu işlem çok basit bir şekilde yapılabiliyorsa, makul bir limit dahilindeyse ve bu paranın doğrudan eser sahibine gideceğine inanıyorlarsa yaparlar. Radiohead’in kısa bir süre önce fanların gönüllerinden geçen parayı vererek ücretsiz bir kopya edinebilmesine dair gerçekleştirdiği yüksek profilli deney sanat hamiliğinin gücüne dair mükemmel bir gösterimdi. Takdir etmek isteyen fanlar ile artistin arasındaki tarifi zor, gayri maddi ilişkinin bir değeri vardır. Radiohead örneğinde bunun değeri her download için 5$'dı. İzleyici kitlenin sadece kendisini iyi hissettiği için ödeme yaptığı bir çok başka örnek vardır.

Bulunabilirlik – Önceki üretici nitelikler yaratıcı dijital ürünlerin içerisinde yer alırlarken bulunabilirlik bir çok ürünün bir araya gelmesiyle daha yüksek bir seviyede gerçekleşen bir varlıktır. Sıfır fiyat, ilgiyi bir işe çekmeye yardımcı olmaz ve gerçekte bazen engel bile olabilir. Ancak fiyat ne olursa olsun bir iş görülmüyorsa hiçbir değeri yoktur; bulunamayan başyapıtlar değersizdir. Milyonlarca kitap, milyonlarca şarkı, milyonlarca film, milyonlarca uygulama, her şeyden milyonlarcasının bulunduğu ve üstelik bedava olduğu bir yerde bulunabilmek değerlidir.
Amazon ve Netflix gibi dev toplayıcılar, kazançlarının bir kısmını izleyici kitleye sevdikleri işleri bulmaya yardım ederek elde ederler. “Long tail” fenomeninin iyi haberlerini ortaya koyarlar, niş ürünleri niş kitleyle ilişkilendirirler. Ancak bu “long tail” sadece dev toplayıcılar ve yayıncılar, stüdyolar ve etiketler gibi büyük orta seviye toplayıcılar için iyidir. “Long tail” üreticilerin kendisi için sadece “ılık” bir haberdir. Ancak bulunabilirlik gerçekte sadece sistem seviyesinde gerçekleştiğinden üreticilerin toplayıcılara ihtiyacı vardır. Bu nedenle yayıncılar, stüdyolar ve etiketler (PSL) asla ortadan kalkmayacak. Kopyaların dağıtılması için gerekli değiller (bunu internet makinesi gerçekleştiriyor). Daha çok kullanıcıların ilgisini işlere tekrar dağıtmak için PSL’lere ihtiyaç vardır. Bir olasılıklar okyanusu içerisinde PSL, fanların ilgi göstereceğini düşündüğü üreticilerin işlerini bulur, besler ve rafine eder. Eleştirmenler ve inceleyiciler gibi diğer aracılar da ilgiyi kanalize ederler. Fanlar, zilyon tane ürün içerisinde dikkate değer olanlarını bulabilmek için bu çok katmanlı bulma aparatına güvenirler. Yeteneği bulma işinde de para vardır (dolaylı olarak üreticiler için de vardır). Yıllarca TV Guide dergisi 3 ana TV kanalının toplamından daha fazla para kazanmıştır. Bu dergi izleyicileri o hafta televizyondaki ki iyi programlara yönlendirmiştir. İzleyiciler için ücretsiz olan programın ise hiçbir değeri yoktur. Ücretsiz ürünler dünyasında öega toplayıcıların yanı sıra PDL’lerin de diğer üretici niteliklere ilaveten bulunabilirlik satarak para kazanabileceğine hiç şüphe yoktur.

Bu sekiz üretici nitelik yeni bir beceri grubunu gerektirir. Ücretsiz kopya dünyasındaki başarının kaynağı dağıtım becerisinden gelmez çünkü Büyük Kopyalama Makinesi bunu halletmektedir. Ayrıca Fikir Mülkiyeti ve Telif Haklarıyla ilgili hukuki beceriler de artık çok işe yaramamaktadır. Stoklama veya stok azaltma da işe yaramaz. Daha ziyade bu sekiz yeni üretici nitelik; bolluğun paylaşım zihniyetini nasıl beslediğinin, cömertliğin nasıl bir iş modeli olduğunun, tek bir tıklamayla kopyalanamayacak nitelikleri üretmenin ve beslemenin ne kadar önemli hale geldiğinin anlaşılmasını gerektirir.

Kısaca bu ağa (network) dayalı ekonomide para kopyaların yolunu izlememektedir. Daha çok ilgi yolunu izler ve ilgi de kendi devrelerine sahiptir. Dikkatli okuyucular buraya kadar bariz bir eksikliğin çoktan farkına varmışlardır. Reklamlardan hiç bahsetmedim. Reklamlar bedava paradoksunun neredeyse TEK çözümü olarak kabul görmektedir. Bedavacılığın üstesinden gelmek için önerilen çözümlerin çoğu bir ölçüde reklam vermeyi içermektedir. Kendi kanaatimce reklamlar ilgi çekmenin yollarından sadece biridir ve uzun vadede bedava ürünlerin satılmasından para kazanmanın yeni yöntemlerinin sadece birer parçası olacaklardır. Ancak bu da başka bir yazının konusudur.

Reklam köpüğünün altında bu sekiz üretici nitelik hazır ve nazır ücretsiz kopyalara değer pompalarken bunları reklam vermeye layık şeyler haline getirir. Bu üretici nitelikler tüm dijital kopyalar için geçerli olup kopyanın marjinal maliyetinin sıfıra yaklaştığı durumlarda da geçerlidir. Maddi sanayi de (yani dijital olmayan) çoğaltma maliyetlerinin sıfıra yakın olduğunu keşfetti, böylece onlar da dijital kopyalar gibi davranacaklar. Haritalar bu eşiği yeni aştılar. Genetik bilimi aşmak üzere. Aletler ve küçük cihazlar (cep telefonu gibi) bu istikamete yöneldiler. İlaç firmaları uzun zamandır o noktadalar ancak kimsenin bunu bilmesini istemiyorlar. İlaç yapımının maliyeti yok gibidir. İlaç'ta verdiğimiz para Orijinallik ve Hemen Edinme içindir. Bir gün kişiselleştirme için de para ödeyeceğiz.
Üretici niteliklerin sürdürülmesi kopyaların bir fabrikada çoğaltılmasından daha zordur. Hala öğrenilecek ve keşfedilecek çok şey var…

(Yazının orijinali İngilizce olup Türkçe'ye Evren Dağlıoğlu tarafından çevrilmiştir. Metnin orijinali `Kevin Kelly` tarafından yazılmış olup metni görmek için tıklayınız.)



Kevin Kelly'nin diğer yazısı "İnsanlar Para Vermek İster" için buraya tıklayınız.