30 Mart 2009 Pazartesi

ÇOK SOĞUK

Soğuktu, çok soğuk. Gökten ölüm beyaz bakıyordu. Soğuk karıncalar dişliyorlardı eti hiç yorulmadan. Milyonlarcası o soğuk yaratıklardan, kaplamışlardı bedenini. Hareket edip ovalayarak eliyle dağıtmaya, kovalamaya çalıştı fakat kırıktı bacağı ve acısı dayanılmazdı. Son bir çabayla çıktı dışarı ve umutsuzca. Bile bile kendisini bekleyeni, oturduğu yerde kabullenmektense ve içindeki güdülerin dürtüsüyle ve belki son gücünü kullanarak kabindeki koltuğu dışarı çıkardı. Çocukken ne kadar da çok binerdi kızağa. Mahallenin en hızlısıydı. Kayarken yüzünde hissettiği o rüzgar özgürlüktü ve hayaller. Şimdiyse ölüm esiyor yüzüne ve bu kızak son yolculuğundaki vasıtası olacak. Karıncalar çok acıtmaya başladılar. Gökteki ölüm daha bir beyazlaştı hava kararmış olsa da. Son çabayla yerleşti kızağına, kırık bacağına rağmen. O son çabayla itti kendini karanlığın içine, meçhule. Yüzüne çarpan soğukla son kez hissetti özgürlüğü ve hayallerini...

Bulduklarında cansız bedenini, sığınmış halde bir kayanın kovuğuna, üzerinde bir beyaz örtü ve gözlerinde donup kalmış o son umudun ışığı vardı. Soğuk karıncalar ise gitmiş…



“Helikopter kazasından sağ kurtulan fakat kara kışın elinden kurtulamayan İHA Muhabiri İsmail Güneş’in anısına...Kendisini tanımıyor olsam da bir insanın hayatı böyle yitip gitmemeliydi. Yeterince anlatılmayan hikayesinin unutulmaması dileğiyle..."

Yukarıdaki yazıda geçen bazı kısımlar kurgudur.

Güle Güle 2009 Seçimleri

Bir seçim dönemi daha geride kaldı. “Artık önümüzdeki maçlara bakacağız” edebiyatının yeni ve en nadide örneklerini görmeye başladık bile. Yine hiçbir parti seçimi kaybetmezken, hepsi kendince galip ve kendince haklı. Hani neredeyse ortalıkta “Birinç...birinç...” diye dolaşan çocukalrı göreceğiz. Velhasılıkelam, kömür tarlaları ve buzdolabı ağaçları iyi mahsul verdi bu sene, halkım ikisine de doydu. Kim ne umuyordu ne buldu onu bilemem ama eminim ki vatandaş hakkettiği şekilde yönetilecektir. artık önümüzdeki maçlara bakacağız.

25 Mart 2009 Çarşamba

Ampul Patladı!

23 Mart 2009 Pazartesi

Bireyselleşmenin getirdikleri ve götürdükleri

Birey, bireycilik ve bireyselleşme batılı yaşam tarzının (konuya çok vakıf olmadığım için söyleyemiyorum ama batı felsefesinin demek isterdim burada, yanlışım varsa biri beni bilgilendirsin) önce kendine ve ardından dünyaya empoze etmeye çalıştığı bir biçimdir. Birey ve bireysellik-bireycilik demokrasinin doğal sonuçlarından biri olup bireyin hak ve özgürlüklerini esas alır. (Bu arada anarşizm de bireyciliğin başka bir çeşididir. (Lütfen günümüzde her türlü terör olayında yerli yersiz kullanılan anarşi-anarşizm kavramlarıyla karıştırmayın, kesinlikle aynı şey değiller) ) Yani herhangi bir eylem veya hareket bireyin hak ve özgürlüklerini belli sınırlar dahilinde ihlal edemez. Zaten bu yüzden 11 Eylül sonrasında batılı ülkelerde ulusal güvenlik bahanesiyle çıkarılan kanunlar nedeniyle bazı sivil toplum örgütleri seslerini yükseltti (ne kadar başarılı olduklarını bilmiyorum).

Bireyselliğin uç noktasında ise bilinçsiz bireylerin bencilliği vardır. Yani bireyselliği sadece kendine yontan insanlar ötekinin haklarına karşı duyarsızlaşırlar. “Bana dokunmayan yılan…” mantığını güderler. İşte bu noktada çeşitli oluşumlarla bu bencilliği kırmak gerekir, yine batılı ülkelerde sivil toplum örgütleri ve gönüllülük gibi mekanizmalarla insanların ötekiler hakkında bilinç seviyeleri artırılmaya çalışılır (her ne kadar STK’lar ve gönüllü organizasyonları örneğin bizdekilere kıyasla çok güçlü olsalar da bu bilinci tam olarak veremeyebiliyorlar).

Konuyu bu kadar uzattıktan sonra gelelim güzel ve yalnız ülkeme. Tarihin bu coğrafyada izlediği yol farklı olduğu için bu topraklarda demokrasi ve birey kavramları batıdaki anlamıyla uzun süre gelişmemiştir ve ancak zorla demokrasi getirilmeye çalışılmıştır (başlangıcı Tanzimat’a kadar gider). Bu zorla getirilen demokrasi anlayışı üzerinde yükselmeye çalışılmıştır. Bunun sonucunda birçok şey sakildir bizde. Bireysellik tam anlamıyla bencilliğe dönmüştür. Bireysel haklar her zaman salt kişisel ve maddi çıkarlar için kullanılır. Öte yandan STK’lar ve gönüllülük mekanizmaları da yok gibidir (sakın üzerlerine alınmasın kimse, tabi ki çok önemli işler yapıyorlar fakat olması gerektiği kadar kuvvetli değiller. 70 milyonluk bir ülkede çok daha etkili STK’lar olması gerekir diye düşünüyorum).

Bu demokrasinin bizim tarafımızdan işimize geldiği şekliyle anlaşılması neticesinde almış olduğu yeni hal özünde demokrasi olmakla birlikte eğilip bükülmüş bir demokrasidir. Biz kendimizi demokrasiye uyduracağımız yerde demokrasiyi kendimize uydurmuşuz. Demokrasinin en önemli aktörü olan partiler bizde de vardır ama parti liderlerinin hepsi birer padişahtır, yani parti içi demokrasi yok gibidir. Memurun işvereni, verdiği vergiler dolayısıyla esasen vatandaş olsa da bunun bilincinde olan yok gibidir. Bizde herkes zengin olmaya, kısa yoldan köşe dönmeye hevesli olduğundan ve bir gün kendisinin de “malı vurabilme” ihtimalinin bulunduğuna inancından dolayı kimse toplumdaki bozuklukları, aksaklıkları düzeltmeyi istemez çünkü kısa yoldan köşeyi dönmenin aracı zaten bu aksaklıklardır esasen.

Peki hiç mi iyi bir şey yok? Var tabi, bu topraklarda batıda STK’lar ve gönüllülük mekanizmalarıyla yaşatılmaya çalışılan kolektivizm doğal olarak mevcut (her ne kadar “ilkel” olsa da). “Köylü”, “ilkel” olarak yaftalanmış şehirleşememiş kesim için hala otobüslerin bagaj bölmelerinde köylerden yiyecek malzemeleri taşınıyor, yardım için. Hala büyük bir kısım insan yıllık iznini hasat mevsimlerine denk getirip köyüne gidip tarladan ürün kaldırıyor. Komşuluk büyük şehirlerin “modern” sitelerinde artık yaşamasa da diğer yerlerde hala mevcut.

Bu kadar laf kalabalığından sonra bakalım toparlayabilecek miyim yazdıklarımı? Peki ne yapmalı? diyerek girişeyim bu bölüme. Bir şeyin izinde olmak demek her zaman bir adım gerisinde kalmak demek olduğuna kanaat getirdim. Yani "batı medeniyetini” izleyerek sadece onun bir adım gerisinden gidebiliriz ama hiçbir zaman batı medeniyeti ölçüsüne erişemeyiz. “Batı medeniyeti” olabilmek için onları aşmamız gerekir. Kendi değerlerimizle, kendi yapılarımızla onlarda olmayanı ortaya koyarak onları aşmamız gerekir. Hep yıllarca bizde olmayan ama batıda olan değerlere öykünerek gelişmeye çalıştık ama artık bizde olup da onlarda olmayan değerlerimize hakkettikleri değeri vermenin zamanı gelmedi mi? Batı demokrasisi, batı insan hakları, batı kültürü…Biz batının ayak izinden gitme iddiamızı sürdürdükçe hiçbir zaman batı demokrasisine, batı insan haklarına, batı kültürüne ait olmayacağız ve “batılılar” da bizi kendilerinden saymayacaklar. Fakat kendi demokrasimizle, kendi insan haklarımızla, kendi kültürümüzle onları geçtiğimiz anda hakkettiğimizi elde etmiş olacağız; zaten bu noktadan sonra bizi batılı sayıp saymamaları da önemini yitirmiş olacak. Umarım bir gün aklı selim birileri çıkar ve bu yolda hareket eder…

21 Mart 2009 Cumartesi

Font Tablosu

Bugün daha çok ilginç şeylerden bir derleme yapmak niyetindeyim sanırım. İlginç bir resim daha.

Element Tablosunu bilirsiniz, hani içerisinde hidrojeninden helyumuna, uranyumundan, kriptonitine kadar envai çeşit elementin adı yer alır. Peki hiç font tablosu duydunuz mu? Merak ediyorsanız aşağıda sizin için veriyorum...

Uzaya Gitmek

Uzaya gitmeyi, uzaydan dünyanın nasıl göründüğünü merak etmeyeniniz yoktur heralde. Ben de çok merak ediyorum. Geçenlerde nette karşıma çıkan bir fotoğraf bu merakımı az da olsun bastırdı. Gerçekten etkileyici bir fotoğraf.

Kaptanın güncesi, tarih 2009'a 320. yer dünya denen gezegenin yörüngesi. Atılgan uzay gemisi...


17 Mart 2009 Salı

Nükleer Kulüp Genişliyor

2005 yılında yapmış olduğum aşağıdaki çeviri nükleer güç elde etmeye çalışan İran, çeşitli açmazları bulunan ABD ve Irak'ın o zamanki durumu hakkında enteresan bilgilere sahip.

ABD'de ki seçimler sonucunda iktidarın değişmesi ve ABD'nin Irak'tan çekilme planını açıklaması gibi güncel olaylar ışığında o döneme bakınca geleceğe dair bazı çıkarımlarda bulunmak mümkün gözüküyor. Yazıda bir noktada ABD'nin Irak'tan çıkmadan İran veya K.Korey'le askeri bir mücadeleye girişemeyeceği yazıyor. Şimdi ABD Irak'tan çekilmeye başlayacağına göre acaba "barışçı" Obama'nın arka planda gizli planları olabilir mi? Bekleyip göreceğiz.

_____________________________________

Nükleer Kulüp Genişliyor
Immanuel Wallerstein

15/02/2005

Kuzey Kore nükleer silahlara sahip olduğunu resmen açıkladı ve bunların teslimi için tartışmaya girmeyi düşünmüyor bile. İran, hala nükleer silah üretmek niyetinde olmadığını iddia ediyor, ancak uranyum zenginleştirme tesislerini geliştirmede elde ettiği ilerlemeden de vaz geçmeyeceğini söylüyor (yani bu istediği zaman nükleer silahları kolayca üretebileceği anlamına geliyor). Peki Amerika Birleşik Devletleri ne diyor? Amerika Birleşik Devletleri ne diyeceğini bilmiyor ve bocalıyor. Henry Kissinger hem yazılı verdiği hem de televizyondaki demeçlerinde anlaşılmaz şeyler söylüyor. Condoleeza Rice, İran’ı totaliter bir rejim olarak tanımlayıp Avrupa’dan İran’ın uranyum zenginleştirme programını sürdürmede ısrar etmesi durumunda İran’a BM yaptırımlarının uygulanacağını açık ve anlaşılır bir şekilde anlatmasını istiyor (ve Avrupalılar da Rice’a onun bu gibi aleni ve hatta özel demeçlerinin kesinlikle amaca hizmet etmediğini söylüyorlar).

Gerçek şu ki, George W. Bush sayesinde pandoranın kutusu çoktan açıldı. Ve yine George W. Bush sayesinde Amerika Birleşik Devletlerinin bu konuyla ilgili olarak kullanabileceği bir askeri veya siyasi gücü yok. Peki şimdi ne olacak? Önümüzdeki yaklaşık üç senelik zaman zarfında gerçekleşebilecek sadece iki olası senaryo var. Birinci olasılık; ABD kendini Irak bataklığından çıkmanın getirdiği zorluklarla boğuşur, çok sert iç siyasi çekişmelere batmış ve boş tehditler savurup susmaktan başka bir şey yapamayacak kadar diplomatik izolasyona uğramış bir şekilde buldukça Kore veya İran'da önemli hiçbir şey olmaz. Diğer olasılıkta ise süper şahinler, Bush yönetimindeki tüm muhalefetin silahlı kuvvetlerdekiler de dahil olmak üzere üstesinden gelerek doğrudan veya üçüncü taraflar (örneğin İran için İsrail) vasıtasıyla askeri bir cephe açarlar.

Şahsi kanaatime göre ikinci olasılığın gerçekleşmesini pek mümkün görmüyorum. Her ne kadar gerçekleşme şansı az da olsa yine de bir olasılık var. Ve bu olasılık gerçekleşirse sonu, özellikle nükleer silahların da kullanılması durumunda can kaybı açısından korkunç olur (tabii ki Koreliler veya İranlılar için ve ayrıca Amerikalılar için de). En olası sonuç askeri bir çıkmaza girilmesi ve dünya çapında ekolojik bir felaketin gerçekleşmesidir. Bu olasılık küçük de olsa oldukça korkutucu ve bilge ve sağ duyulu herkesin bu ellerinden gelen herşeyi yapması gerekir.


Peki daha olası senaryonun gerçekleşmesi yani hiç birşey olmaması ne gibi jeopolitik sonuçlar doğurur. Bu sonuçlar Amerika Birleşik Devletleri için oldukça olumsuz ve bu sebeple Kissinger’i ve olasılıkla Condoleeza Rice’i da kışkırtıyor. İlk sonuç ABD askeri gücünün nüfuzuyla ilgili dünyanın geri kalanının tahminlerinin değişmesidir. Bir zamanlar fiilen yenilmez olduğu düşünülen, ezici Amerikan askeri gücü Bush yönetimi tarafından benimsenmiş benzersiz sıkıcı bir dille söz verilmiş “şok ve dehşeti” ile dünyaye etki etme becerisini kaybediyor. Kore’nin ve/veya İran’ın böyle önemli bir askeri konuda ABD’ye başarılı bir şekilde karşı koyması dünyanın genelinde, ABD'nin kendini küçük düşürecek Davud’un bekleyen Golyat olduğuna dair inancı artıracaktır. Bu durum şüphesiz herkesin kendi yoluna gitme isteğini kuvvetlendirecektir; Washington ister onaylasın ister onaylamasın.

Kendi yoluna gitmek ne anlama geliyor? Bir dizi ülke (Kuzey Kore ve İran’ın haricinde) nükleer silah edinmek maksadıyla ciddi adımlar atmaya başlayabilir. Yani bir dizi ülke ABD’yle veya genel olarak Kuzeyle olan ikili veya çoklu ticari görüşmelerde daha katı bir çizgi takip etmeye istekli olacaktır. Yani birçok ülke dolardan uzaklaşmaya daha çok istekli olacaktır. Rusya, petrol fiyatlarını artık avro üzerinden belirleyeceğini çoktan duyurdu. Diğerleri de onu takip edebilir. Çin, yuan'ın değerini artık sadece dolarla değil döviz sepetiyle belirlemeyi düşündüğüne dair işaretler verdi. Ve belki birgün ABD’nin kabusu gerçekleşebilir – dolara duyulan güvende geniş ölçekli bir kayıp – bu durum bir kez gerçekleşirse geri dönüşü olmaz ve ABD hükümetinin kırılgan finans yapısını yerle bir eder.

ABD şu günlerde Irak’taki 30 Ocak seçimleriyle kaynıyor. Başkan Bush bu seçimleri “özgürlüğün sesini” yansıtan “büyük bir başarı” olarak nitelendirdi. İlk sonuçlar hiç şüphesiz biraz şişirilmişse de Şiilerin ve Kürlerin çoğunluğunun oy kullandığı ve Irak direnişinin sadece hergün öldürebildiği kadar adam öldürmeyi başardığı ortada. Bu durum çok mu şaşırtıcı? Daha fazla insanın ölmemesinin sebebi yoğun Amerikan askeri önlemleridir (bunlar arasında otomobillerin kullanımının yasaklanması da var). Peki, Şiilerin oy kullanması şaşırtıcı mı? Dokuz ay önce hem ABD’ye hem de İyad Allawi’ye geçici ulusal meclis kurulana dek (esas olarak anayasayı hazırlaması için) seçimleri ertelememeleri için şiddetle muhalefet edildiğini hatırlayalım, böylece Şiileri iktidara geçirip İyad Allawi’yi görevinden almayı umuyorlardı. ABD seçimlerin yapılmasına izin verdiyse bunun kesin sebebi Ayetullah Ali el Sistani’nin seçimlerin ertelenmesini son nokta olarak açıklaması aksi takdirde ABD işgaline karşı olduğunu ilan edeceğini söylemesidir. El Sistani istediğini aldı ve Şiiler de oylarını kullandılar. Kürtler içinse, seçime büyük bir Kürt katılımının olması asgari ölçüde bile olsa otonomi edinmek için en iyi teminattı, zaten kendi bölgelerinde fiilen (de fakto) buna sahipler. Sünniler beklenildiği üzere seçimi etkili bir şekilde boykot ettiler. Ayrıca bunun tam ortasında “özgürlüğün sesi" Kürtler azınlık Hıristiyanları ve Türkmenlerin kendi bölgelerinde oy kullanmalarını büyük oranda engellemeyi başardılar, aksi takdirde Kürtlerin listesine verilen oy yüzdesini düşük gösterecekti.


Şimdi nelerin olup bittiğini görmek zorundayız. Ancak ABD’nin olması umulan gibi bir hükümete sahip olması ihtimali çok düşük. ABD askerleri çekilmeden Irak direnişinin de sona ermesi pek olası değil. ABD basınının seçimlerin yapılmasıyla ilgili sevinç gösterisi yakında son bulacak ve para ve cana ve dolayısıyla ABD kamuoyunun sabrına mâl olmaya devam edecek sonu gelmez düşük yoğunluklu ama büyük bir silahlı çarpışma gerçeğinin farkına varacaklar. Tüm bu olan bitenin ortasında İran nükleer testini gerçekleştirebilir. Batının tepkisi tabii ki çok büyük olacaktır. İran’daki (ve İran dışında da) kamuoyunun takdiri de büyük olacak. Ancak bundan sonra jeopolitik gerçeklikler George W. Bush’un kesinlikle hoşlanmayacağı bir yönde gelişmeye devam ederken yeni bir statüko belirlenecek.

21/02/2005 tarihinde tarafımdan Açık Radyo için İngilizce'den çevrilmiştir. Yazının orijinal metni için, tıklayınız.

13 Mart 2009 Cuma

Yeni Bir Teknik - Bilinç Akıntısı

Bir deneylere girişmek üzereyken daha önce duyup da üzerinde fazla düşünmediğim belki düşünmek istemediğim bir konuydu bilinç akışı ve fakat bende oldu bir akıntı en nihayetinde de ortaya çeşitli abuklamalardan bir demet yaparak ortaya koyduğum bu "şey" ne idüğü bilinmez bir hal almazdan evvel birileriyle paylaşılmak istediği için kendimi sorumlu hissettiğimden olsa gerek şu an bu satırlar okunuyordur umarım ama umut fakirin ekmeği diyerek de dönmüyor çarklar ve o yüzden bir sürü aç ve yoksul verilecek tek bir kömür tanesine ve bir somun ekmeğe bile muhtaçlar tam da seçim arefesinde. Seçimler demişken analarınıza bacılarınıza çiftçilerinize esnafa mukayet olun yoksa onları da alıp gitmeniz istenebilir buralardan ve o yüzden her an gitmeye hazır olmalıdır insan ve can dündarın gitmekle ilgili bir yazısında dediği gibi çantası her zaman hazır olmalıdır insanın bir an sonra ne olacağını ve zamanın nelere gebe olduğunu bilemediğimizden dolayı ve o zaman ki içerisinden neler doğar neler biz hiç istemesek de...

11 Mart 2009 Çarşamba

Güldüklerim - 1

Nette hepimizin karşısına çıkan güldürücü, şaşırtıcı resimler vardır. Bende de zaman içerisinde karşıma çıkıp beni güldürmüş resimler var, işte onlardan bazıları:












7 Mart 2009 Cumartesi

Yorumsuz


- Yorumsuz -

6 Mart 2009 Cuma

Sol - Sağ Ne Ola?

Kaç yaşında olursanız olun duyduğunuz bildiğiniz iki kavram vardır. Solculuk ve sağcılık. Ebeveyninizden, çevrenizden, televizyondan, radyodan vs. sürekli duymuşsunuzdur: solcular şöyledir, sağcılar böyledir, sol görüşlüler, sağ görüşlüler. Peki nereden geliyor bu sol ve sağ? Bu sol ve sağ ne ola?

Solculuğun Marx'tan ve bildiğimiz anlamdaki komünizmden bile önce var olduğunu söylersem heralde çoğunuz şaşıracaktır.


"Sol" ilk olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransız devrimi sırasında monarşi karşıtı reform yanlılarının Fransız parlamentosunda başkana göre "sol kanada" oturmalarıyla ortaya çıkmıştır. Daha sonra Birinci Enternasyonel'i düzenleyenler kendilerini Fransız Devriminin sol kanadının halefi olarak gördüler ve "sol" kavramı sosyalizm, komünizm, sosyal demokrasi ve - ABD'de - modern liberalizm'e istinaden kullanılmaya başlandı.

Peki "sağ" neyi ifade ediyor? Yine Fransız devrimi sırasında parlamentoda başkana göre sağ tarafta oturan ve monarşiyi ve aristokratlara ait ayrıcalıkları savunan kişiler ilk "sağcı"lardı. Buradan hareketle muhafazakar, değişime açık olmayan kesim genel olarak "sağ" görüşlü olarak nitelendiriliyor. Hatta orijinal görüşe en yakın anlamda çalışan kesim yerine toplumun üst-kaymak tabakasının görüşlerini savunanlar için kullanılır. Ancak günümüzde sağcılık denildiğinde daha çok ulusalcılık, gelenekçilik ve dincilik "sağ" görüşler olarak kabul ediliyor. Bir başka kullanım yeri de kapitalizmi ve serbest piyasayı destekleyip sosyalizm ve komünizme karşı çıkanları ifade etmek için yapılan tanımdır.



Sol ve sağın çıkışına dair yapılan bu tanımlar ışığında her türlü ilerici, dönüştürücü, yenilikçi, kalıpları yıkıcı hareket sol olarak nitelendirilirken (bunların illa sosyalizmle alakalı olması gerekmiyor) statükoyu, yerleşik düzeni, gelenekleri, adetleri, alışkanlıkları korumaya yönelik muhafazakar hareketler sağ olarak nitelendirilmektedir. Solun illa sosyalizm olmadığını ABD'de görebiliriz. ABD'de "demokrat liberaller" sol olarak değerlendirilirken "cumhuriyetçi muhafazakarlar" sağ olarak görülmektedir. Ama öte yandan bu iki görüşü ülkemizdeki veya ingilteredeki sol ve sağ görüşlerle kıyasladığınızda oldukça "sağda" kalmaktadırlar. Yani uzun lafın kısası anlıyoruz ki "sol" ve "sağ" oldukça göreceli kavramlardır. Herkesin solu ve sağı farklıdır ve hatta bazen sol ve sağ olarak nitelendirilen görüşler bile birbirinin içerisine geçebilmektedir. Örneğin ulusalcılık Marksist sosyal sınıf teorisinde proletaryan enternasyonalizm görüşüyle reddedilirken bunun tam karşıtı burjuva ulusalcılığıdır. Fakat ulusalcılığı benimseyen sol kanat görüşler de vardır. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde sömürgeciliğe karşı başlayan hareketlerle birlikte bu görüş yerleşmiş ve gelişmiştir. Yani anlayacağınız solculuk ve sağcılıktan birisine "iyi" diğerine "kötü" denemez. Zaten solculuk ve sağcılık tamamiyle kendilerini temsil edilen görüşlerden bağımsızdır ve öteki tarafından tanımlanır. Kısaca bir sosyalist çıkıp kapitaliste sağcı der ve kapitalist de ona solcu der. Fakat ne önceki kendine "solcu" der ne de sonraki "sağcı" der. İkisi de karşılıklı olarak birbirini tanımlar ancak kendini tanımlamaz. Dolayısıyla ortalıkta "ben solcuyum" veya "ben sağcıyım" diye dolaşan pek görmeyiz. Zaten ben solcuyum veya sağcıyım diyen bir kişiye hangi solcu - hangi sağcı diye sormak mübahtır kanaatimce.

Umarım bu açıklamalar bir nebze aydınlatıcı olmuştur. Artık sol ve sağ dendiğinde ne kastedildiğine dair bir fikriniz olacak dünyaya farklı bir gözle bakacaksınız.

__________________________________________________
Kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Leftist
http://en.wikipedia.org/wiki/Right-wing_politics

Seçimler Yaklaşıyor - 29 Mart Yerel Seçimleri ve sonrası

Bir seçim dönemini daha harala gürele yaşıyoruz tüm hızıyla. Yine binbir çeşit vaad havalarda uçuşuyor ve peşinden de ayakları yere bir türlü basmayan siyasiler dolaşıyor. Siyasilerin ayakları yerden o kadar yüksek ki yerde kalmış olanların hepsi aynı gözküyor; gözlerini kısıp ayırt etmeye çalışsalar da görebildikleri tek şey "oy". Bunu genel olarak hepsi için söylüyorum, bir parti ayrımı yapmıyorum. Zaten partilerin bu uğurda neler yaptıklarını gördük ve seçimler yaklaştıkça da daha neler göreceğiz kim bilir!

Bu seçimler de daha öncekilerda olduğu gibi bize, yani vatandaşa hiç birşey katmayacak. Yine birileri birilerine yalakalık yapıp seçilmeye çalışacak bu uğurda birilerine paralar gidecek, birileri iktidar olacak ve yakınları ihya olacak. Ancak fakirler yine fakir ve zenginler daha zengin olarak kalmaya devam edecek. Zaten son 5-10 senedir olan da bu. Şuan gözlemlediğimiz şey sermayenin ve iktidarın el değiştirmesidir. Hatta daha doğrusu hakim sermaye değişiyor. Yani zengin olan yine zengin olarak kalıyor ama iktidara gelen zenginler değişiyor. Şimdi bu ne demek? Yeşil sermayenin ve yeşil olmayan sermayenin (hakikaten bunlara ne deniyordu?) farklı dünya görüşleri var ve nihayetinde de farklı siyasi oluşumları alenen veya gizli olarak destekliyorlar. İşte yeşil sermayenin desteklediği oluşum başta olduğu için iktidar hakim sermaye değişti diyorum. Aslında iktidar çoktan değişti şimdi yerini sağlamlaştırıyor diyelim. Zaten sancı da buradan çıkıyor. Eğer gelip gitmiş olsaydı bu kadar kıyamet kopmazdı. Yerini sağlamlaştırıp kendine iyice yer açmaya çalıştığı için meydana geliyor tüm yaygara. Nitekim seneler sonra tarih kitaplarında da aynen böyle ifade edilecektir diye düşünüyorum.

Biraz da AKP'den bahsedelim. Ne olacak bu partinin ve dolayısıyla ülkemizin hali? Birşey olacağı yok. Adamlar şuan öyle ya da böyle iktidara yerleştiler ve bunları gönderebilecek bir parti de şuan yok. Ancak bunlar ilelebet kalıcı da değiller. Türkiye'deki genel alışkanlıklar neticesinde bu partinin de bir kaç dönem sonra dağılacağını düşünüyorum. Niye derseniz; Türkiye'de iktidar paylaşılmaz. Her kim iktidardaysa hep tek adam olmayı ister ve kimseyle bunu paylaşmaz. Yerine birini hazırlamaz. Başını kaldıranı, aykırılık yapanı hemen ortamdan uzaklaştırır. Genellikle bu uzaklaştırmalar beraberinde bir kitleyi de götürür. Bu şekilde parti zayıflar. İkinci adamlar zamanla güdük tiplere dönüşür (bkz. ANAP, DYP, DSP ve en nihayetinde CHP). Parti lideri birgün bir sebeple partiden (istifa, vefat veya Cumhurbaşkanlığına seçilme vs.) ayrıldığında da yerine geçecek kimse kalmadığı için parti dağılır. Bunu bekleyip hep beraber göreceğiz.

Yine bir seçim olacak yine birilerine oy vereceğiz bakalım bu sefer kimleri zengin edeceğiz. İyi seçimler.

5 Mart 2009 Perşembe

Atom Bombasının Yapılışı

Tarihçesi: İlk deneyler kamuoyunda gizli bir şekilde yapılmıştır. Bu deneyler 1940'larda Klimorton'da gerçekleşmiştir. Deneylerin yapıldığı bölgeye yakın yerlerdeki kasabalarda daha sonraki yıllarda engelli doğum oranları aşırı bir şekilde artmıştır. Dahası deneylerde yer alan askerlerin ilerde kanser oldukları konusunda bilimsel bir çok tıbbi bilgi uzun seneler kamuoyundan saklanmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında, Manhattan Projesi adıyla, ilk çalışmalar başladı. 1942 yılında ABD'nin New Mexico eyaletindeki Los Alamos bölgesinde gizlice bir grup ünlü bilim adamı toplandı. Robert J. Oppenheimer öncülüğünde 3 yıl çalıştıktan sonra ilk bombayı yapmayı başardılar. Aynı esnada Tennessee eyaletinin Oak Ridge kasabasında gizli bir üs daha kuruldu. Burada da patlayacak zengin malzemenin üretimi çalışmaları başladı.

6 Ağustos 1945 sabahı ilk atom bombası Enola Gay isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima’ya atıldı. 3 gün sonra 9 Ağustos'ta Nagasaki'ye atıldı.

Çalışma ilkesi: Fisyon tipi çekirdek tepkimesine dayalı atom bombalarında yüksek zenginlikte (saflıkta) Uranyum (235U) veya Plütonyum (239Pu) kullanılır. Günümüzde üretilen bombalar daha çok plütonyum içeriklidir. Bu yüksek zenginlikte malzeme, zenginleştirme tesislerinden ya da nükleer reaktörlerden elde edilmektedir.

Zincirleme çekirdek tepkimesinin gerçekleşmesi için, ortamın kritik adı verilen seviyede ya da üstünde olması gerekmektedir. Bunun için de belli miktarda ki kütlenin belli bir hacimde olması gereklidir. Bu gereken en az kütleye kritik kütle, hacime de kritik hacim denir. Atom bombalarına kritik kütle sağlanacak miktarda malzeme konur fakat bu malzeme öyle bir dağınık yerleştirilir ki, kritik hacim şartı sağlanamaz ve bu sayede bomba beklerken ya da taşınırken tamamen güvenli bir şekilde durur.

Atom bombasında patlamanın gerçekleşmesi için nükleer malzeme dışında iki ayrı önemli bölüm daha vardır. Bunlardan biri tetiklemeyi yapacak olan fünye diyebileceğimiz parçadır. Genelde dinamit kullanılır. Bombanın patlaması için bu az miktardaki dinamit ilk olarak patlar ve patlamanın etkisi ile dağınık nükleer malzeme bir araya gelerek kritik hacme ulaşır. İkincisi ise nötron kaynağıdır. Artık kritik kütlede ve hacimde olan malzemede zincirleme çekirdek tepkimesini bu nötron kaynağından çıkan nötronlar başlatır ve bundan sonrası kontrolsüz bir biçimde devam eder ve patlama gerçekleşir. (kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Atom_bombasi)



Bu ansiklopedik bilgilerden sonra gelelim asıl konumuza, Atom bombası. Kullanılmasa dahi salt varlığıyla bile tüm insanlığı tehdit edebilen heralde tek insan icadıdır. Tek bir tanesinin bile dünyanın dengesini tehdit etmeye yettiği bu bombanın envai çeşidinden binlercesi var; hem de dünyanın her köşesine doğrultulmuş bir şekilde. Tek bir komutla, yanlış tek bir hareketle dünyadaki tüm yaşamı toptan yok olmanın eşiğine getirebiliriz. Ve hala, o görmediğimiz "güçler" ulusal güvenlik masallarıyla süslenmiş iktidar hırsları karşılığında tüm dünyayı yok olma eşiğinde bekletiyorlar ve milyarlarca insan da buna göz yumuyor. "Sende varsa bende de olmalı" demek bir bomba yapmak için yetiyor da artıyor, gerisi hikaye.

İran'ın nükleer bomba yapacağı söylentilerinin tekrar ayyuka çıktığı bu zamanda "atom bombası" konusuna bir kez daha vurgu yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bu bomba nasıl yapıldı, niye yapıldı ve niye yapılmamalı gibi konuları kapsayan bir metni tekrar yayınlayacağım. Söz konusu yazı "The Spokesman" dergisinin 85. sayısında yayınlanan bir radyo röportajının metnidir. Bu yazının Türkçe çevirisi tarafımdan yapılmış olup 12/07/2005 tarihinde AçıkRadyo'da da yayınlanmıştır.

İlk kısımda Joseph Rotblat'ın bombanın yapılışına katılışı ve daha sonra neden ayrıldığını anlattığı "Bombanın Yapılışı" makalesi verilmiştir.




İkinci kısımda da Russel-Einstein Manifestosu verilmiştir. Manifosto'nun Türkçe çevirisi tarafımdan yapılmış olup 10/07/2005 tarihinde AçıkRadyo'da yayınlanmıştır. Atom bombasına (ya da daha doğrusu nükleer silahlara) ve genel olarak her türlü silaha niye hayır dememiz gerektiğine dair bu manifestoyu "insan" türünün her bireyi mutlaka okumalı ve okutmalıdır.

BÖLÜM 1

BOMBANIN YAPILIŞI

“Bir kimsenin hayal ettiğini bir diğeri gerçeğe çevirebilir.” Jules Verne bu sözcükleri yazarken büyük olasılıkla ne kadar doğru söylediğinin farkında değildi. Denizaltılar ve uzay gemileri hakkında yazdıklarının birçoğu başkaları tarafından gerçeğe çevirdi. Hatta hiçbir zaman hayalini bile kuramayacağı birçok icada da esin kaynağı oldu. Geçen yüzyılın başında, tüm insanlığı yok edebilecek bir silah da insan aklının alamayacağı bir şeydi. Ancak sadece 40 yıl geçtikten sonra ilk atom bombasının üretilmesiyle bu gerçek oldu. (Yaratıcılarının ona verdiği takma isimle “The Gadget", yani “Aygıt”, gezegendeki güç dengesini hızla değiştirecek ve askeri üstünlük için çok tehlikeli yeni bir yarış başlatacaktı.

Peki yaratıcıları hakkında ne biliyoruz? Ne tür bir insan böyle canavarca bir projede çalışmayı tercih eder? Bu kişilerin kişisel güç ve şöhret uğruna atomun parçalanmasıyla açığa çıkan gücü serbest bırakmaya hazır, şuursuz insanlar olduklarını düşünmek kolay olurdu. Ancak gerçekte birçoğu bu projeye, bu yıkıcı cini şişesinde tutmaya yardımcı olacaklarına inandıkları için katılmıştı. Bunlardan biri, Los Alamos'taki Manhattan Projesi’ne katılan en genç bilim insanlardan Joseph Rotblat'tır. 98'inde olmasına rağmen aklı ve bedeni olağandışı bir şekilde çevik. Diğer faaliyetlerinin yanı sıra, hâlâ, 50 yıl önce nükleer silahlanma yarışına karşı kurulmasına yardımcı olduğu, seçkin akademisyenlerin bir araya geldiği bir organizasyon olan Pugwash için çalışıyor. 1995’te Pugwash ve O Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüler. Nükleer silahların tarihi ve etkileri üzerine yapılan iki programın ilkinde Joseph Rotblat, vicdan muhasebesine rağmen bombanın üretime nasıl çekildiğini anlatıyor.



Rotblat: Tabiatım gereği kuşkucu değilim, tam tersine benim tabiatım temelde insanın iyi olduğuna inanmaktır. Her zaman insanın iyi olduğu varsayımıyla hareket ederim; taa ki iyi olmadıklarını görmeme yol açacak tatsız bir deneyim yaşayana kadar.


[gök gürültüsü ve ağır silah sesleri...]


Rotblat: Belirli bir kesimde bu insanların kişisel geçmişlerine kadar uzanıyor. Benim durumumda, erken çocukluk dönemime kadar geri gitmeniz gerekir, ki çok mutsuz bir çocukluktu. Bunun başlıca nedeni, tüm çocukluğumun, doğduğum yer olan Polonya’da, ben beş yaşındayken başlayan ve 1920’ye kadar devam eden Birinci Dünya Savaşı’na denk gelmesiydi. Çocukluk yıllarım savaş sırasında yaşanan korkunç olaylarla dolu. Yaşadığım kişisel deneyimler açlığa, hastalığa, zulme ve insan doğasının ancak böyle bir savaşta ortaya çıkabilecek, olumsuz yanına dair düşünebileceğiniz her şeye ilişkindi. Savaş karşıtı olmam şaşırtıcı olmamalı. O dönemde, bilimkurgu, özellikle de Jules Verne’i okuyarak bilime ilgi duymaya başladım. Bilimkurgu hayal gücümü kamçıladı ve bu sayede bilimin büyük potansiyelini görebildim. Kurguyu gerçekliğin içinde görmeye başladım. Henüz küçük bir çocuk olsam da bir sonuca vardım: hayatta kalma mücadelesi uğruna acı çekiliyor ve muazzam olasılıklar sunan bilim var. Bu nedenle bilimimi insanlığın yardımına sunabilmek için bilim adamı olmam gerektiğini hissettim. Başka bir deyişle; en başından itibaren, sadece bilgiyle ilgilenen saf bilim adamı olarak başlamadım; bir amacım olması gerektiğini hissediyordum ve bu amaçta insanlığa yardım etmekti.

Bilim adamı olma yolunda çok büyük zorlukla karşılaştım. Koşullar aleyhime olduğu için neredeyse bir bilim adamı olamıyordum. En basitinden uygun bir eğitim alamadım. Polonya’da üniversiteye gitmek istiyorsanız önce liseye devam etmelisiniz. Mezun olurken sertifika verirler ve tabii ki lise tam gündü; oysa savaş yüzünden, ailem ve ben kendimizi erken yaşta çalışmamı zorunlu kılan koşullar içinde bulduk. Bu nedenle uygun bir okul eğitimi alamadım. Ben de geceleri kendi kendime ders çalışmaya başladım. Diğer alanlardan ziyade fiziğe ilgi duyduğum için, en başında kendi kendime çalışmam biraz yetersiz oluyordu. Neyse ki bir başka okul buldum; Varşova’da Polonya Açık Üniversitesi, adından da anlaşılacağı üzere sertifika istemiyordu. Hatta akşam dersleri benim için biçilmiş kaftandı. Hem çalışıp para kazanabiliyordum hem de okula devam edebiliyordum.

Okula devam ederken beni kanatlarının altına alan kişi radyoaktivite ve nükleer fizik alanında en önde gelen fizikçilerden biriydi. Nükleer fizik daha o zamanlar yeni ortaya çıkmış bir alandı. O zamana kadar daha çok radyoaktiviteden ibaretti. Radyoaktivite Fransa’da Polonya’lı kadın fizikçi Marie Curie tarafından keşfedilmiş ve daha sonra Varşova’da bir radyoloji laboratuarı kurmaya karar vermişlerdi. Paris’te çok fazla işi olduğundan dolayı işleri devralmaları için en iyi öğrencilerinden ikisini göndermişti ve bunlardan biri Polonya Açık Üniversitesi’nde benim profesörümdü.

Daha o zamanlarda bu alanda ufak tefek başarılar kazanmıştım. İnsanların dikkatini çeken bir kaç buluş yaptım; ancak o zamana kadar Polonya dışına çıkmamıştım ve dış dünya hakkında bir şeyler öğrenmenin önemli olduğunu düşünüyordum. Böylece yurtdışında bir yıllık bir araştırma bursu almayı başardım; iki tane davet aldım. Biri Paris'te Marie Curie'nin kızı Irene ve damadı Frederik Juliot’tan. Bana yazıp gelmem için davet ettiler; bu çok cazipti çünkü zaten bu laboratuarla bağlantılarım vardı ve üstelik daha önce Polonya’nın dışına hiç çıkmamıştım ve Paris’in oldukça cazipti. Diğer davet ise tam zıddı bir yerden, Liverpool’dan gelmişti. Liverpool, hakkında okuduklarıma göre o devirlerde hiç de turistik bir yer değildi. Ve bir ölçüde önemli olan bir başka husus ise hiç İngilizce bilmememdi, biraz Fransızca biliyordum. Tüm şartlar Liverpool’un aleyhineydi. Yine de Liverpool’u seçtim zira bunun iyi bir nedeni vardı. O devirlerde nükleer fizikte iyi çalışmalar yapmak istiyorsanız siklotron denen bir hızlandırıcı makinenizin olması gerekiyordu. Polonya'da nükleer fizik alanını geliştirmek benim için bir tutkuydu ve siklotron yapmak için gerekli kaynaklarılde sikl bir tutkuydu ve bir şekilde siklçekece profesörümdü. Radyoaktivite Franda şekilde iyi olmadıkla bir şekilde elde etmeliydim. Ancak siklotronlar hakkında uzman olursam bunun çok faydası olacağını düşündüm. O zamanlarda James Chadwick Liverpool Üniversitesi’nde bölüm başkanıydı. Nobel ödüllü, nötronu keşfeden büyük bir fizikçiydi ve Liverpool’da bir siklotron yapıyordu ve şöyle düşündüm “Liverpool’da olmak için doğru zaman.” Liverpool’u seçmemin nedeni buydu. O tarihte bu kararımın hayatımı kurtaracağını bilmiyordum tabii.


9:19- 9:49: Hitler’in ses kaydı:

“Dünyanın şimdiye kadar görmediği ölçüde silahlandık...Son beş yılda milyarlar harcadım ve Alman halkı artık bunun hangi amaç için yapıldığını bilmelidir..."


Rotblat: [Bilim dergisi] Nature’da Meitner ve Frisch’in füzyonun keşfi hakkındaki yazısını okuduğumda Şubat 1939’du. Kısaca bir uranyum atomunun nötronlarla çarpıştırıldığında ikiye bölündüğünü anlatıyorlardı. Bu süreçte daha fazla nötronun açığa çıkacağını düşündüm. O zamanlar ben de uranyum tarafından yayılan nötronlar üzerine bir araştırma yapıyordum. Şans eseri uranyum ve nötronlarla çalışıyordum. Söz konusu nötronları gözlemek için bir deney düzeneği kurmam fazla zaman almadı ve onları buldum. Bu gözlemi yapan biri olarak bunun nelere yol açabileceğini açıkça görebiliyordum. Bunun, hücre çekirdeğindeki enerjinin serbest bırakılmasına giden yolu açtığını, çünkü yeni nötronların başka füzyonlara neden olacağını, daha fazla enerji oluşturabileceğini ve çok büyük miktarda enerji açığa çıkartabilecek bir zincirleme reaksiyona yol açabileceğini görebiliyordum.

Ancak daha sonra idrak ettiğim bir şey daha vardı, eğer bütün bu enerji çok kısa bir sürede ortaya çıkarsa çok büyük miktarda enerjiye, büyük bir patlamaya yani atom bombasına sahip olursunuz. Atom bombası fikri neredeyse o anda aklımda oluşmuştu. Tarih 1 Şubat 1939’du. Ancak bu fikri bulur bulmaz unutmaya karar verdim. Kendimi insanlığa adamış bir bilim adamı olarak gördüğümden dolayı bir silah üzerine çalışma fikri benden çok uzak bir şeydi. Kesinlikle benim işim değildi. Bu sebeple aklımdan çıkarmaya çalışmıştım. Ama yapamadım çünkü diğer bilim adamlarının aynı ahlaki değerlere sahip olmayabilecekleri fikri beni korkutuyordu. Özellikle Alman bilim adamları beni endişelendiriyordu, çünkü bir fikir olgunlaşmışsa birçok bilim adamı buna sahip olacaktır ve gerçekte nötronların salınmasıyla ilgili bu gözlem, bu keşif konusunda benim çok önümde olan Juliot ve Curie’nin de aralarında bulunduğu birçokları tarafından yapılmıştı. Böylece Alman bilim adamlarının da aynı fikre sahip olabileceğinden ve Hitler’in idaresi altında bombayı yapabileceklerinden korkuyordum, savaş çıkacağını, Polonya’nın işgal edileceğini biliyorduk. Bombaya sahip olursa Hitler’in savaşı kazanmasından korkuyordum. Yine de bunun benim işim olmadığını hissediyordum. Bu içine düştüğüm ikilem benim için korkunç bir dönemdi, hayatımda yaşadığım en kötü zamandı. Ama sonuç olarak yaşamda sık sık gerçekleştiği üzere; eğer aklınızı başınıza toplayıp ne yapacağınıza karar veremezseniz harici koşullar ne yapmanız gerektiğini belirler. Bu sefer olan ise savaşın çıkmasıydı. 3 Eylül 1939’da Polonya’nın işgaliyle savaş başladı ve sonra Britanya girdi. Birkaç hafta içerisinde Polonya işgal edilmişti. Tüm Alman üstünlüğü gözler önüne serilmişti; buna ilaveten bombaya da sahip olması durumunda Hitler’in kesinlikle savaşı kazanacağı konusunda ikna olmuştum. Bu kesinlikle kabul edemeyeceğim bir şeydi çünkü bu demokrasinin sonu olurdu.


13:12-14:23: Hitler’in başka arşiv kayıtları:

“Dostum Goering’e Almanya’yı dünyadaki her türlü güce ve saldırıya karşı koruyacak bir hava kuvvetleri kurmasını söyledim. Dünyadaki en iyi tanklara ve en iyi uçaklara sahibiz.”


İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain’in bir arşiv kaydı:


“Downing Sokağı 10 Numara’daki Kabine Odası’ndan konuşuyorum. Bu sabah Berlin’deki İngiliz Büyükelçiliği, Alman hükümetine, saat 11’e kadar güçlerini Polonya’dan çekmeye derhal başlayacaklarını ilan etmemeleri durumunda savaş halinin ortaya çıkacağını belirten bir nota iletti. Şimdi söylemek zorundayım ki böyle bir taahhütte bulunulmadı ve sonuç olarak bu ülke artık Almanya’ya ile savaştadır.”



Rotblat: O tarihte bombanın üzerinde çalışabilmek için mantıksal bir açıklama geliştirmiştim. Ve bu mantığın dayandığı kavram nükleer caydırıcılıktı; nükleer silahların günümüze kadar gelmesine neden olan aynı kavram. Bomba yapılabilirse ve Hitler bombaya sahip olursa bu durumda bombayı bize karşı kullanmasını engellemenin tek yolunun bizim de bombaya sahip olmamız ve misilleme tehdidinde bulunabilmemiz olduğunu düşünüyordum. Bu, bombayı yapmamız gerektiğine inancımın sebebiydi. Kullanmak için değildi – ve bu çok önemlidir – projeye geldiğim ilk andan beri benim fikrim bombanın hiçbir zaman kullanılmaması gerektiğiydi. Biz ona kullanımını engellemek için, Hitler’in bombayı bize karşı kullanmasını engellemek için ihtiyaç duyuyorduk. İşte bu sebepten dolayı projede çalışmaya başladım.

Michele Ernsting: Peki bu konudaki gerçeği idrak ettiğinizde düşünceleriniz ne oldu?

Rotblat: Nükleer caydırıcılık konusundaki görüşümün çılgınlığını fark etmem çok zamanımı almadı. Bunun yanlış olduğunu kısa sürede fark etmiştim. Çünkü caydırıcılık mantıklı insanlarda işe yarar. Mantığın sesini dinlerseniz işe yarar. Ancak Hitler mantıklı değildi. Caydırıcılık görüşümün Hitler’de işe yaramayacağı konusunda ikna olmuştum. Ama bunu fark etmeden önce bir süre geçmesi gerekti.


15: 57- 16:26: İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in arşiv kaydı:

“Şu an, herkesin canını dişine takıp her türlü gayreti göstereceği bir an değil mi? Eğer savaş kazanılacaksa askerlerimize ihtiyaç duydukları silah ve mühimmatı sürekli artan miktarlarda temin etmeliyiz. Daha fazla uçak, daha fazla tank, daha fazla mermi, daha fazla silaha sahip olmalıyız, hem de en kısa sürede. Bu hayati öneme sahip mühimmata kaçınılmaz derecede ihtiyaç var. Amacımız muharebeyi kazanmak değil, harbi kazanmaktır.”



Rotblat: İngiltere’de çalışmaya başladık ve 1940-41’de bombanın bilimsel açıdan yapılabilirliğini kanıtladık. Çalışacağını kanıtladık, ama çalışabilmesinin büyük miktarda teknolojik çaba gerektireceği sonucuna da vardık. Ve sonuç olarak 1941’de durma noktasına geldik, çünkü Britanya’nın savaşın ortasında bu büyük girişimi karşılayabilecek gücü yoktu. Daha sonra Britanya’dan Amerika’ya başka bir iş için giden bir arkadaşımız Amerikalı arkadaşlarıyla, bilim adamlarıyla, bulguları konusunda konuşmuş. İşte bu Amerikalılara yolu açtı. Birden bire bir şey yapmaları gerektiğinin farkına vardılar. Kısa bir süre sonra Pearl Harbour baskını oldu, Amerika savaşa girdi ve tabii ki görüşleri tamamen değişti. 1942’de çalışmaya başladılar.


17:32- 18:04: Şimdi Başkan Franklin D. Roosevelt’in arşiv kaydını dinliyoruz:

“Japonların 7 Aralık 1941’de gerçekleştirdiği sebepsiz ve alçakça saldırıdan sonra Kongre’den ABD ile Japon İmparatorluğu arasında savaş hali bulunduğunu ilan etmesini istiyorum.”



Rotblat: O zamanlarda Amerikalılar İngiliz bilim adamlarının işbirliğine ihtiyaçları olduğunu biliyorlardı çünkü onlara yardımı dokunacak ölçüde iş yapmıştık. Her nasılsa kendimi Amerika’ya gidip onlara katılmak üzere davet edilmiş kişilerin arasında buldum.

Los Alamos, New Mexico kesinlikle olağanüstü bir yerdi. Genç bir bilim adamı olarak bence bir cennetti. Sürekli zorluklarla karşılaşmaya alışıktık – pahalı aygıtlara erişimimiz yoktu – burada ise kendimizi paranın kesinlikle sorun olmadığı bir yerde bulmuştuk! Bir siklotrona ihtiyacınız varsa, ki bu benim için başarının zirvesiydi, bir istek formu yazmanız yeterliydi! Bir başka husus da, kendinizi daha önce sadece kitaplarda okuduğunuz kişilerle, kahramanlarınızla, örneğin Niels Bohr gibi kişilerle konuşurken bulabilmenizdi. Yemeğe oturduğunuzda Nobel Ödülü kazanmış insanlarla konuşuyordunuz. Bu benim gibi genç birisi için çok önemliydi. Tabii bu açıdan çok mutluydum, normal olarak da böyle bir ortamda çalışmaktan dolayı çok mutlu olmalıydım.


Yine de en başından itibaren mutsuzdum. Mutsuzdum çünkü bombayı yapmanın ne kadar zor olacağını ve bomba için gerekli malzemeyi üretmenin ne kadar korkunç bir çaba gerektireceğini fark etmem çok zaman almamıştı. Kendi kendime düşündüm, Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm bu teknik üstünlüğüne rağmen ve bombalanmadığı halde bombayı yapması bu kadar uzun süre alacaksa, bu durumda Almanların içinde bulundukları koşullarda, sabah akşam hava akınları altında bombayı yapabilmelerinin mümkün olmadığına karar verdim. Ve düşündüm, Almanlar bunu yapamayacaksa, burada ne arıyorum? Burada olmamın tek sebebi Almanların bu bombayı bize karşı kullanmasından korkmamdı. Bunun artık gerçekleşmeyeceğini gördükten sonra neden burada kalayım? Yine de kaldım ve kalış sebebim bunun yeni bir şey, yeni bir keşif olmasıydı. Ve yeni bir şey ortaya çıktığında başka hangi yolların buraya vardığını bilemezsiniz, belki Almanların bir kısa yol bulabileceklerini düşündüm; bunu ihmal edemezdim. Uzak bir olasılıktı ama bunu ihmal edemezdim ve bu sebeple kaldım. Ancak yine de mutsuzdum. Çünkü hâlâ yapmak istemediğim bir şeyi yapıyordum.

Michele Ernsting: Artık devam edemeyeceğinize karar verdiğiniz dönüm noktası neydi?

Rotblat: Dönüm noktası 1944’ün sonuydu. İngiliz grubunun başı Chadwick Washington’a gitmişti, ancak zaman zaman Los Alamos’a gelip bizi ziyaret ederdi. Kasım 1944’te bir gün Los Alamos’a geldi ve Almanların kendi (atom bombası) projelerinden vazgeçtiklerine dair istihbarat aldığını söyledi. Gerçekte ise çok daha önce vazgeçmişler, fakat bunu bilmiyorduk. Bunu söylediğinde Almanların bu iş üzerinde çalışmadığına dair kesin delilim oluyordu, ona açık açık söyledim, projeyi bırakıyorum.

Michele Ernsting
: Tepki ne oldu? O zaman için Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük güvenlik riski olmuş olmalısınız?

Rotblat: Tepki olağanüstü oldu! Evet, bunu asla unutmayacağım. (Chadwick’e) İstifa edeceğimi söyledim. “Peki, tamam” dedi. Benim gerekçelerime katılmıyordu ama görüşlerime saygı duyardı. İstihbarattakilere ayrılma kararımı ileteceğini söyledi. Sonraki gün onunla buluştum ve yüzünden bazı şeylerin çok yanlış gittiğini okuyabiliyordum. Sebep daha sonra yavaş yavaş ortaya çıktı, Amerikalılar benim casus olduğumu, Sovyet casusu olduğumu düşünüyorlardı. Beni arkadaşlarıma projeden ayrılış sebebimi söylememem konusunda zorladılar; çünkü bunun morallerini bozabileceğini düşünüyorlardı. Biraz yaramaz olduğum ve kurallara pek uymadığım için, -kuralları sevmem-, ellerinde bana karşı kozları vardı. Açıkçası eğer isterlerse beni tutuklayabilirlerdi. Arkadaşlarımla hiçbir bağlantım yoktu. Onlara yazamıyordum çünkü mektuplarım sansürleniyordu, böylece Aralık 1944’ten Ağustos 1945’e kadar geçen sürede projede ne olduğu konusunda bir fikrim olmadı…


23:10- 23:37: atom bombasının patlama sesi …


23: 38- 24:0:Ve sonra ABD Başkanı Harry Truman’ın sözlerini duyuyoruz:

“Dünya ilk atom bombasının Hiroşima’ya, askeri bir üsse atıldığını öğrensin. Almanlara karşı keşif yarışını kazandık. Bunu savaşın ıstırabını azaltmak; binlerce ve binlerce genç Amerikalının hayatını kurtarmak için kullandık, Japonya’nın savaş gücünü tamamen yok edene kadar da kullanmaya devam edeceğiz.



Rotblat: Bu, BBC’nin Hiroşima’nın yok edilişini anons ettiği, bu konu hakkında ilk defa bilgi aldığım zamandı.

Michele Ernsting: Ve tepkiniz?

Rotblat: Şok, korku. Çok kötü bir andı çünkü hâlâ umudum vardı. Öncelikle hiç çalışmayabileceğini düşünüyordum. Her şey yalnızca spekülasyondu. Çalışmama ihtimali vardı ancak çalıştı. Daha sonra umut ettim, çalışsa bile sivil halk üzerinde kullanılmazdı. Ancak kullandılar. Şok olmuştum. Gelecekteki gelişmelerden korkuyordum.


24:39-25:43: Bombayı atan pilotlardan birinin arşiv kaydı:

“Bombanın uçaktan ayrıldığı andan patladığı ana kadar 53 saniye geçti, bu bombardıman yüksekliğini kat ettiği süredir, 53 saniye. Bu bize dönüş için yeterli zamanı verdi. Tam dönüşümüzü tamamlamış ve düz uçuşa başlamıştık ki sanki birisi uçağı yakaladı ve sıkı bir şekilde salladı; çünkü şok dalgası geldi. Bu, hissetmekten dolayı mutluluk duyduğum bir şeydi çünkü bir yıldan fazla bir süre bu bombanın üzerinde çalışıldıktan sonra bana bir anlık rahatlama sağladı, çünkü uçağı döndürürken geçen o 53 saniye boyunca çalışacak mı yoksa çalışmayacak mı diye düşündüm. Ve bize çarpan şok dalgası çalıştığının işaretiydi. Bu nedenle başarıya ulaşıldığını hissettim."





Rotblat: Neler olacağını görebiliyordum. Niels Bohr beni ikna etmişti. Onunla sık sık konuşurdum. Amerika’nın Sovyetler Birliği’ni nükleer enerji üzerinde işbirliği yapmaya zorlamak yerine bombayı kullanmasının sonuçlarının neler olacağını ön görmüştü. Bir silahlanma yarışı olacaktı. Rusların hiç bir şey yapmadan durmayacağını görebiliyordunuz. Onlar da bombayı geliştireceklerdi ve sonra hepimiz hidrojen bombasını öğrendik. (Niels Bohr’dan) Yaklaşmakta olan silahlanma yarışını biliyordum ve bu beni gelecek hakkında endişelendiriyordu.


26:24-26:44:Amerikalı General Douglas MacArthur’un konuşma kaydını dinliyoruz:

“Sovyetler Birliğinin bizim hareketlerimize karşılık vereceği muhakkak değildir. Kobra yılanı gibi, her yeni düşman da askeri ve sair güçlerin dünya çapında kendi lehinde olduğu hissine kapıldığı takdirde hücuma kalkar.”



Rotblat: Ve bu nedenle bunun gerçekleşmesini durdurmak için bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim.

Michele Ernsting: Bunun tamamen farklı bir dünyanın başlangıcı olduğunu görebiliyor muydunuz?

Rotblat: Söylemeliyim ki, evet, bunu görebiliyorduk, ancak insan ırkını tehdit edebilecek bir düzeye geleceğini düşünmüyordum. Bir şehri yok edebileceğini biliyordum, ancak insan ırkını tehdit edebilmek için bu bombalardan yüz binlercesine gerek vardı. Ve bir an için bile bunlardan yüz binlercesine neden ihtiyacımız olabileceğini hayal bile etmemiştim. Hangi amaçla? 1945’te bile, gerçekleşmesine rağmen bu safhaya erişeceğine inanmıyordum. Yirmi otuz yıl gibi bir sürede bu kadar silaha sahip olduk ve insan ırkı tehdit altında kaldı.


27:42- Amerikan Başkanı John F. Kennedy’nin bir ses kaydı:

“Nükleer silahlar o kadar yıkıcı ve kıtalararası füzeler o kadar hızlı ki gerçekte kullanım olasılığının artması veya ani değişiklikler barış için kesin tehdit olarak algılanabilir. Uzun yıllardır hem Sovyetler Birliği hem de Birleşik Devletler, bu gerçeğin farkında olarak, bu stratejik nükleer silahları, bazı hayati mecburiyetler olmadıkça; kullanılmamalarını garanti eden hassas dengeyi bozmadan büyük bir dikkat ile yerleştirmişlerdir. Galibiyetin meyvelerinin küllerden oluşacağı dünya çapında bir nükleer savaşa yol açacak gereksiz veya erken hareketlerde bulunmayacağız. Ancak, böyle bir riskle karşı karşıya kalınması halinde de bunu göğüslemekten asla kaçmayacağız.”


Michele Ernsting: İlk atom bombasının yapılmasından bu yana nükleer güçler MAD diye kısaltılan “karşılıklı yok olma garantisi” denen hassas dengeyi daha sonra görüldüğü üzere sayısız kere bozmuşlardır. Sonrasında bizi neyin beklediğini açıkça görebildiğimiz halde, sürekli olarak eşiğe geliyoruz. Silahsızlanmaya yönelik uluslararası anlaşmalara rağmen, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülke, nükleer stoklarını genişletmeye devam ediyor.

BÖLÜM 2

RUSSEL-EINSTEIN MANIFESTOSU

9 Temmuz 1955’te Londra’da Bertrand Russell tarafından okundu. Einstein’ın belki de ölmeden önce yaptığı son şey, bu manifestoyu imzalamaktı.

“İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu trajik durumda, bilim insanlarının kitle imha silahlarının geliştirilmesi sonucunda ortaya çıkan tehlikeleri değerlendirmek üzere bir konferansta bir araya gelmesi ve ekteki taslağın ruhuna uygun bir kararı tartışması gerektiğini düşündük.

Biz burada bugün; o veya bu ulusun, kıtanın veya inancın üyeleri olarak değil, birer insan olarak, varlığının devamı şüpheye düşen İnsan türünün üyeleri olarak konuşuyoruz. Dünya çatışmalarla dolu ve tüm küçük çatışmaların üzerinde Komünizm ile Komünizm karşıtları arasındaki o büyük mücadele var.

Siyasi bir bilinci olan hemen herkes bu konuların biri veya daha fazlası hakkında kuvvetli fikirlere sahiptir; ancak sizden, yapabilirseniz şayet, söz konusu düşünceleri bir kenara koyup kendinizi dikkate değer bir geçmişi bulunan ve yok oluşunu hiç birimizin arzu etmeyeceği biyolojik türün üyeleri olarak düşünmenizi istiyoruz.

Herhangi bir tarafı kayıracak tek bir söz bile söylememeye çalışacağız. Hepsi, aynı oranda tehlike içerisindeler ve şayet bu tehlike anlaşılabilirse bunu işbirliğiyle önlemek için umut olabilir.

Yeni bir şekilde düşünmeyi öğrenmemiz lazım. Kendimize, hangi grubu tercih edersek edelim askeri zaferi sağlayacak hangi adımların atılması gerektiğini değil, tarafların tümü için yıkıcı olabilecek bir askeri mücadeleyi önlemek için hangi adımların atılması gerektiğini sormayı öğrenmek zorundayız.

Kamuoyunda ve hatta yönetimde çeşitli kademelerde bulunan insanlar bile nükleer bombalarla gerçekleştirilecek bir savaşın neler getireceğinin farkında değil. Kamuoyu hâlâ sadece basitçe şehirlerin yok edileceğini düşünüyor. Yeni bombaların eskisinden daha güçlü olduğunu ve bir Atom bombasının Hiroşima'yı yok edebildiğini düşünürsek, Hidrojen bombasının Londra, New York ve Moskova gibi en büyük şehirleri yok edebileceği anlaşılıyor.

Hidrojen bombalarıyla yapılacak bir savaşta büyük şehirlerin yok edileceğine şüphe yok. Ancak bu karşı karşıya kalınacak felaketlerin en küçüğü olacaktır. Londra, New York ve Moskova’daki herkes ortadan kaldırılırsa dünya kendini birkaç yüzyılda toparlayabilir. Ancak, özellikle Bikini testinden beri artık biliyoruz ki bu nükleer bombalar, yıkımı öngörülen bölgenin dışına, daha geniş bir alana aşamalı olarak yaymaktadır.

Bir yetkilinin belirttiğine göre yeni nesil bir bomba Hiroşima’yı yıkan bombadan 2,500 kat daha güçlü bir şekilde üretilebilmektedir. Böyle bir bomba yerde veya su altında patlatıldığında üst hava katmanlarına radyoaktif parçacıklar göndermektedir. Daha sonra yavaş yavaş çökerek dünyanın yüzeyine öldürücü toz ve yağmurlar olarak inmektedirler. Japon balıkçıları ve yakaladıkları balıkları zehirleyen işte bu tozdur.

Böyle öldürücü radyoaktif parçacıkların ne kadar geniş bir alana yayılacağını kimse bilmiyor ancak saygın yetkililerin tümü Hidrojen bombalarının kullanılacağı bir savaşın insanlığın sonunu getirebileceği konusunda hemfikirler. Birçok Hidrojen bombasının kullanılmasının, küçük bir azınlık için mutlak ve ani bir ölüm, çoğunluk içinse hastalıklar ve çürümeyle gelen yavaş bir azap olacağından korkuluyor.

Seçkin bilim adamları ve askeri strateji alanındaki yetkililer tarafından birçok uyarıda bulunuldu. Hiç biri en kötü sonuçların kesin olduğunu söylemiyor. Söyledikleri bu sonuçların mümkün olduğu ve hiç kimse bunların gerçekleşmeyeceğinden emin değil. Uzmanların bu soruyla ilgili görüşlerinin kendi siyasi görüşleri veya ön yargılarıyla herhangi bir düzeyde ilgisi olup olmadığını bilmiyoruz. Şimdiye kadar yürüttüğümüz araştırmalara göre görüşler o belirli uzmanın bilgisiyle sınırlıdır. En çok bilenlerin en ümitsiz olanlar olduğunu anladık..

Şimdi size sunacağımız soru kati, ürkütücü ve kaçınılmazdır: İnsan ırkının sonunu mu getireceğiz? Yoksa insan ırkı savaşmaktan vazgeçecek mi? İnsanlar bu alternatifle yüzleşemez çünkü savaşmaktan vazgeçmek çok zordur.

Savaşmaktan vazgeçmek ulusal hakimiyet üzerinde tatsız sınırlamalar gerektirir. Ancak durumun anlaşılmasını her şeyden daha çok engelleyecek olan, “insan türü” ifadesindeki belirsizlik ve soyutluktur. İnsanlar sadece belli belirsiz tarif edilmiş insanlığın değil kendilerinin ve çocuklarının ve torunlarının da tehlikede olduğunun ancak farkına vardılar. Kendilerinin ve sevdiklerinin ıstıraplı bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğu fikrini ancak idrak edebiliyorlar. Bu sebeple, modern silahların yasaklanması şartıyla belki savaşların devam etmesine izin verilebileceğini umuyorlar.

Bu umut yanıltıcıdır. Barış zamanında hidrojen bombalarının kullanılmayacağına dair hangi anlaşma yapılırsa yapılsın savaş zamanında bunların hiç bir bağlayıcılığı olmaz ve savaş patlak verir vermez her iki taraf da Hidrojen bombası üretmeye girişir; bir taraf bombayı üretir diğer taraf üretmezse bombayı üreten taraf kaçınılmaz olarak galip gelecektir.

Genel olarak silahların azaltılması kapsamında nükleer silahlardan vazgeçmek için yapılacak bir anlaşma kesin çözüm sunmasa da bazı önemli amaçlara hizmet edebilir. İlk olarak Doğu ile Batı arasında yapılacak herhangi bir anlaşma gerilimi azaltacağı için iyidir. İkinci olarak termonükleer silahlardan vazgeçilmesi, taraflar birbirlerinin samimi olduğuna inanırsa, Pearl Harbour tarzı ani bir saldırı olacağı korkusunu azaltacaktır ki, halihazırda bu durum her iki tarafı da gergin bir bekleyiş durumunda tutmaktadır. Bu nedenle böyle bir anlaşmayı ancak bir ilk adım olarak hoş karşılanabilir.

Birçoğumuz duygularımız söz konusu olduğunda tarafsız olamayız ancak birer insan evladı olarak unutmamalıyız ki Doğu ile Batı arasındaki sorunlar; Komünistlere veya Komünizm karşıtlarına, Asyalılara veya Avrupalılara veya Amerikalılara, Beyazlara veya Siyahlara; herhangi birine olası herhangi bir tatmin sağlayacak şekilde çözülecekse bu sorunlar savaşla çözülmemelidir. Bunun hem Doğu’da hem de Batı’da anlaşılmasını umut ediyoruz.

Önümüzde; seçmemiz durumunda mutluluk, bilim ve ilimde sürekli gelişim yatıyor. Kavgalarımızı unutamadığımız için bunun yerine ölümü mü seçeceğiz? Biz birer insan olarak insanlığa sesleniyoruz: İnsanlığınızı hatırlayın ve gerisini unutun. Bunu yapabilirseniz önümüzde yeni cennete uzanan bir yol açılacak; yapamazsanız önümüzde evrenin ölümü riski duracak.



Sonuç

Kongreyi ve aracılığıyla dünyadaki bilim adamlarını ve kamuoyunu aşağıdaki kararın altına imza atmaya çağırıyoruz:

"Gelecekte yapılacak herhangi bir savaşta nükleer silahların kesinlikle kullanılması ve söz konusu silahların insanlığın devamını tehdit ettiği gerçeği karşısında, dünya hükümetlerinden, amaçlarını bir dünya savaşıyla gerçekleştiremeyeceklerini anlamalarını ve kabul etmelerini ve sonuç olarak tüm ihtilafların çözümü için barışçıl yöntemler bulmalarını talep ediyoruz."

İmzalayanlar
Max Born
Percy W. Bridgman
Albert Einstein
Leopold Infeld
Frederic Joliot-Curie
Herman J. Muller
Linus Pauling
Cecil F. Powell
Joseph Rotblat
Bertrand Russell
Hideki Yukawa
__________________________________________________________________


Nükleer silahlanmayla ilgili başka bir makalem için tıklayınız.







2 Mart 2009 Pazartesi

Banksy Manhattan’da

Banksy Manhattan’da
The Guardian
26 Mart 2005
Richard Jinman

New York’un en bilinen galeri ve müzelerine giren yağmurluk ve şapka giymiş sakallı bir adamın çok az kişinin dikkatini çekeceği aşikardır. Fark etseler bile bu adamın neyin peşinde olduğunu mümkün değil tahmin edemezlerdi.
Bu adam galerilerin her birinde, personel veya bekçilere yakalanmadan eski ustaların ve çağdaş sanatın büyük isimlerinin yanına kendi eserlerini gizlice yerleştirdi.







Brooklyn Müzesine asılan savaşa hayır duvar yazısı önünde duran ve elinde sprey bulunan bir koloni dönemi askeri portresiydi. Modern Sanatlar Müzesine bırakılan üzerinde Tesco etiketi bulunan kremalı domates çorbası konservesinin Warhol tarzı baskısıyken Metropolitan Sanat Müzesin de ise gaz maskesi takmış bir kadının küçük altın çerçeveli portresiydi. Bu kişi Doğal Tarih Müzesine geldiğinde ise duvara içerisinde jet uçağı kanatları, füzeler ve uydu anteni ile donatılmış bir böcek bulunan cam bir muhafaza astı.

Metropolitan’daki görevliler 13 Mart’ta Amerikan kanadına asılan yeni eseri “dakikalar içerisinde” keşfederken Brooklyn’dekilerin istenmeyen sanat eserlerini fark edip kaldırmaları 16 Mart'ı ve Modern Sanat Müzesindekilerin ise 17 Mart'ı buldu.

Peki bu sakallı adam kim ve neyin peşinde?

Olayın üzerindeki gizem, sokak sanatıyla ilgili woostercollective.com sayfasında İngiliz grafiti sanatçısı Banksy’yi eylemini gerçekleştirirken gösteren fotoğraflar yayınlandığında aydınlandı.

Yeraltı artisti kaçamağını gerçekleştirebilmek için kendisini “Emekli bir İngiliz” olarak gizlediğini iddia etti. Fotoğrafların yanında yayınlanan ifadesinde Banksy “Bu tarihi fırsatın, nihayetinde güzel sanatlar kurumu tarafından yakalanmaktan ziyade takma bıyık ve biraz kuvvetli bir yapıştırıcının akıllıca kullanımıyla daha çok ilgisi vardır. Bunlar oralarda bulunabilecek kadar iyiler, öyleyse neden beklemem gerektiğini anlamadım.”

Blur’ün albümlerinden birinin kapağını ve ayrıca Londra’nın duvar ve köprülerini süsleyen eserleri bulunan Banksy’le dün irtibata geçemedik. Ancak geçen sene de Londra Doğal Tarih Müzesine güneş gözlüğü ve gümüş zincir takmış, sırtında sırt çantası bulunan doldurulmuş bir fare yerleştirerek yine benzer bir eylem gerçekleştirmiş.

woostercollective.com sayfasının New York kökenli kurucusu Marc Schiller Amerikan galerilerinin bu sanat eserlerini büyük olasılıkla atmayacağını söyledi. “Bana güvenin, bu parçaları atmıyorlar.” diyen Bay Schiller “En azından yanlarına asıldıkları parçalar kadar değerli olacakları bir zaman gelecek" diye de ekledi.


Ancak Modern Sanatlar Müzesinin sözcüsü kendilerine değerli bir parça bırakıldığı konusunda çok ikna olmuş gözükmüyor. Çorba konservesi resminin galeride güvenlik bürosunda tutulduğunu söyledi ve ekledi: “Gelip almak isterse resim burada tutuluyor.”

Bay Schiller İngiliz sanatçının hedef aldığı dört New York galerisinin hiç birinde de bir grafiti sanatçısına şimdiye kadar sergi hakkı verilmemesinin “gülünç" olduğunu söyledi.

“Banksy bu sayede, eserlerini takip edip ondan ilham alan milyonlarca insan için efsanevi bir kahramandan da öte bir şey haline gelecek” diye ekledi.

Yeni bir usta


• Kamu binalarına şablonla çizdiği hayvan ve insan resimleriyle tanınıyor. Bunlardan birinde üniformalı iki polis öpüşüyor.

• Kötü bir el yazısıyla Londra Hayvan Bahçesinde fillerin bulunduğu bölümdeki duvarda: “ Dışarı çıkmak istiyorum. Burası çok soğuk. Bakıcı kokuyor. Sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı”

• Temmuz 2003’te Londra’da Westway otobanının altına Rodin’in Düşünen Adam heykelinin kafasında trafik konisi bulunan bir taklidini (The Dunce) yerleştirdi. Daha sonra fidye için el kondu.

• Nisan 2004’te Doğal Tarih Müzesinin duvarına güneş gözlüğü giymiş, sırt çantalı ve elinde sprey boyalı ölü bir fare, Banksus Militus Ratus, yerleştirdi.

• Ölümünün yedinci yıl dönümünde Diana’nın yüzünü gösteren 10£’luk banknotların yer aldığı 50 sayfa bastı.

• Ekim 2004’te Tate Britain’e geleneksel bir manzara görüntüsü ve polis şeridini gösteren yağlı boya bir tabloyu, Crimewatch UK Has Ruined The Countryside For All Of Us (Crimewatch UK Kırsal Alanı Hepimiz için Mahvetti), astı.

• Grafiti ve kanunlar hakkında: “Grafiti yazarları gerçek suçlular değildirler. Bunu bana bir yere gizlice girdikten sonra hiç bir şey çalmayıp geriye üzerinde 4 ft yükseklikte harfler bulunan bir resim bırakma fikrini hayatlarında duydukları en gerzekçe şey olduğunu düşünen gerçek suçular hatırlattı.” Katy Heslop

Diğer örnekler:


(7 Nisan 2005 tarihinde AçıkRadyo için tarafımdan İngilizce'den çevrilmiştir. İngilizce orijinal The Guardian'da yayınlanmıştır. )
* Wikipedia'da Banksy
* Banksy'nin kendi sitesi