23 Mart 2009 Pazartesi

Bireyselleşmenin getirdikleri ve götürdükleri

Birey, bireycilik ve bireyselleşme batılı yaşam tarzının (konuya çok vakıf olmadığım için söyleyemiyorum ama batı felsefesinin demek isterdim burada, yanlışım varsa biri beni bilgilendirsin) önce kendine ve ardından dünyaya empoze etmeye çalıştığı bir biçimdir. Birey ve bireysellik-bireycilik demokrasinin doğal sonuçlarından biri olup bireyin hak ve özgürlüklerini esas alır. (Bu arada anarşizm de bireyciliğin başka bir çeşididir. (Lütfen günümüzde her türlü terör olayında yerli yersiz kullanılan anarşi-anarşizm kavramlarıyla karıştırmayın, kesinlikle aynı şey değiller) ) Yani herhangi bir eylem veya hareket bireyin hak ve özgürlüklerini belli sınırlar dahilinde ihlal edemez. Zaten bu yüzden 11 Eylül sonrasında batılı ülkelerde ulusal güvenlik bahanesiyle çıkarılan kanunlar nedeniyle bazı sivil toplum örgütleri seslerini yükseltti (ne kadar başarılı olduklarını bilmiyorum).

Bireyselliğin uç noktasında ise bilinçsiz bireylerin bencilliği vardır. Yani bireyselliği sadece kendine yontan insanlar ötekinin haklarına karşı duyarsızlaşırlar. “Bana dokunmayan yılan…” mantığını güderler. İşte bu noktada çeşitli oluşumlarla bu bencilliği kırmak gerekir, yine batılı ülkelerde sivil toplum örgütleri ve gönüllülük gibi mekanizmalarla insanların ötekiler hakkında bilinç seviyeleri artırılmaya çalışılır (her ne kadar STK’lar ve gönüllü organizasyonları örneğin bizdekilere kıyasla çok güçlü olsalar da bu bilinci tam olarak veremeyebiliyorlar).

Konuyu bu kadar uzattıktan sonra gelelim güzel ve yalnız ülkeme. Tarihin bu coğrafyada izlediği yol farklı olduğu için bu topraklarda demokrasi ve birey kavramları batıdaki anlamıyla uzun süre gelişmemiştir ve ancak zorla demokrasi getirilmeye çalışılmıştır (başlangıcı Tanzimat’a kadar gider). Bu zorla getirilen demokrasi anlayışı üzerinde yükselmeye çalışılmıştır. Bunun sonucunda birçok şey sakildir bizde. Bireysellik tam anlamıyla bencilliğe dönmüştür. Bireysel haklar her zaman salt kişisel ve maddi çıkarlar için kullanılır. Öte yandan STK’lar ve gönüllülük mekanizmaları da yok gibidir (sakın üzerlerine alınmasın kimse, tabi ki çok önemli işler yapıyorlar fakat olması gerektiği kadar kuvvetli değiller. 70 milyonluk bir ülkede çok daha etkili STK’lar olması gerekir diye düşünüyorum).

Bu demokrasinin bizim tarafımızdan işimize geldiği şekliyle anlaşılması neticesinde almış olduğu yeni hal özünde demokrasi olmakla birlikte eğilip bükülmüş bir demokrasidir. Biz kendimizi demokrasiye uyduracağımız yerde demokrasiyi kendimize uydurmuşuz. Demokrasinin en önemli aktörü olan partiler bizde de vardır ama parti liderlerinin hepsi birer padişahtır, yani parti içi demokrasi yok gibidir. Memurun işvereni, verdiği vergiler dolayısıyla esasen vatandaş olsa da bunun bilincinde olan yok gibidir. Bizde herkes zengin olmaya, kısa yoldan köşe dönmeye hevesli olduğundan ve bir gün kendisinin de “malı vurabilme” ihtimalinin bulunduğuna inancından dolayı kimse toplumdaki bozuklukları, aksaklıkları düzeltmeyi istemez çünkü kısa yoldan köşeyi dönmenin aracı zaten bu aksaklıklardır esasen.

Peki hiç mi iyi bir şey yok? Var tabi, bu topraklarda batıda STK’lar ve gönüllülük mekanizmalarıyla yaşatılmaya çalışılan kolektivizm doğal olarak mevcut (her ne kadar “ilkel” olsa da). “Köylü”, “ilkel” olarak yaftalanmış şehirleşememiş kesim için hala otobüslerin bagaj bölmelerinde köylerden yiyecek malzemeleri taşınıyor, yardım için. Hala büyük bir kısım insan yıllık iznini hasat mevsimlerine denk getirip köyüne gidip tarladan ürün kaldırıyor. Komşuluk büyük şehirlerin “modern” sitelerinde artık yaşamasa da diğer yerlerde hala mevcut.

Bu kadar laf kalabalığından sonra bakalım toparlayabilecek miyim yazdıklarımı? Peki ne yapmalı? diyerek girişeyim bu bölüme. Bir şeyin izinde olmak demek her zaman bir adım gerisinde kalmak demek olduğuna kanaat getirdim. Yani "batı medeniyetini” izleyerek sadece onun bir adım gerisinden gidebiliriz ama hiçbir zaman batı medeniyeti ölçüsüne erişemeyiz. “Batı medeniyeti” olabilmek için onları aşmamız gerekir. Kendi değerlerimizle, kendi yapılarımızla onlarda olmayanı ortaya koyarak onları aşmamız gerekir. Hep yıllarca bizde olmayan ama batıda olan değerlere öykünerek gelişmeye çalıştık ama artık bizde olup da onlarda olmayan değerlerimize hakkettikleri değeri vermenin zamanı gelmedi mi? Batı demokrasisi, batı insan hakları, batı kültürü…Biz batının ayak izinden gitme iddiamızı sürdürdükçe hiçbir zaman batı demokrasisine, batı insan haklarına, batı kültürüne ait olmayacağız ve “batılılar” da bizi kendilerinden saymayacaklar. Fakat kendi demokrasimizle, kendi insan haklarımızla, kendi kültürümüzle onları geçtiğimiz anda hakkettiğimizi elde etmiş olacağız; zaten bu noktadan sonra bizi batılı sayıp saymamaları da önemini yitirmiş olacak. Umarım bir gün aklı selim birileri çıkar ve bu yolda hareket eder…

0 yorum.:

Yorum Gönder