5 Mart 2009 Perşembe

Atom Bombasının Yapılışı

Tarihçesi: İlk deneyler kamuoyunda gizli bir şekilde yapılmıştır. Bu deneyler 1940'larda Klimorton'da gerçekleşmiştir. Deneylerin yapıldığı bölgeye yakın yerlerdeki kasabalarda daha sonraki yıllarda engelli doğum oranları aşırı bir şekilde artmıştır. Dahası deneylerde yer alan askerlerin ilerde kanser oldukları konusunda bilimsel bir çok tıbbi bilgi uzun seneler kamuoyundan saklanmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında, Manhattan Projesi adıyla, ilk çalışmalar başladı. 1942 yılında ABD'nin New Mexico eyaletindeki Los Alamos bölgesinde gizlice bir grup ünlü bilim adamı toplandı. Robert J. Oppenheimer öncülüğünde 3 yıl çalıştıktan sonra ilk bombayı yapmayı başardılar. Aynı esnada Tennessee eyaletinin Oak Ridge kasabasında gizli bir üs daha kuruldu. Burada da patlayacak zengin malzemenin üretimi çalışmaları başladı.

6 Ağustos 1945 sabahı ilk atom bombası Enola Gay isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima’ya atıldı. 3 gün sonra 9 Ağustos'ta Nagasaki'ye atıldı.

Çalışma ilkesi: Fisyon tipi çekirdek tepkimesine dayalı atom bombalarında yüksek zenginlikte (saflıkta) Uranyum (235U) veya Plütonyum (239Pu) kullanılır. Günümüzde üretilen bombalar daha çok plütonyum içeriklidir. Bu yüksek zenginlikte malzeme, zenginleştirme tesislerinden ya da nükleer reaktörlerden elde edilmektedir.

Zincirleme çekirdek tepkimesinin gerçekleşmesi için, ortamın kritik adı verilen seviyede ya da üstünde olması gerekmektedir. Bunun için de belli miktarda ki kütlenin belli bir hacimde olması gereklidir. Bu gereken en az kütleye kritik kütle, hacime de kritik hacim denir. Atom bombalarına kritik kütle sağlanacak miktarda malzeme konur fakat bu malzeme öyle bir dağınık yerleştirilir ki, kritik hacim şartı sağlanamaz ve bu sayede bomba beklerken ya da taşınırken tamamen güvenli bir şekilde durur.

Atom bombasında patlamanın gerçekleşmesi için nükleer malzeme dışında iki ayrı önemli bölüm daha vardır. Bunlardan biri tetiklemeyi yapacak olan fünye diyebileceğimiz parçadır. Genelde dinamit kullanılır. Bombanın patlaması için bu az miktardaki dinamit ilk olarak patlar ve patlamanın etkisi ile dağınık nükleer malzeme bir araya gelerek kritik hacme ulaşır. İkincisi ise nötron kaynağıdır. Artık kritik kütlede ve hacimde olan malzemede zincirleme çekirdek tepkimesini bu nötron kaynağından çıkan nötronlar başlatır ve bundan sonrası kontrolsüz bir biçimde devam eder ve patlama gerçekleşir. (kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Atom_bombasi)



Bu ansiklopedik bilgilerden sonra gelelim asıl konumuza, Atom bombası. Kullanılmasa dahi salt varlığıyla bile tüm insanlığı tehdit edebilen heralde tek insan icadıdır. Tek bir tanesinin bile dünyanın dengesini tehdit etmeye yettiği bu bombanın envai çeşidinden binlercesi var; hem de dünyanın her köşesine doğrultulmuş bir şekilde. Tek bir komutla, yanlış tek bir hareketle dünyadaki tüm yaşamı toptan yok olmanın eşiğine getirebiliriz. Ve hala, o görmediğimiz "güçler" ulusal güvenlik masallarıyla süslenmiş iktidar hırsları karşılığında tüm dünyayı yok olma eşiğinde bekletiyorlar ve milyarlarca insan da buna göz yumuyor. "Sende varsa bende de olmalı" demek bir bomba yapmak için yetiyor da artıyor, gerisi hikaye.

İran'ın nükleer bomba yapacağı söylentilerinin tekrar ayyuka çıktığı bu zamanda "atom bombası" konusuna bir kez daha vurgu yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bu bomba nasıl yapıldı, niye yapıldı ve niye yapılmamalı gibi konuları kapsayan bir metni tekrar yayınlayacağım. Söz konusu yazı "The Spokesman" dergisinin 85. sayısında yayınlanan bir radyo röportajının metnidir. Bu yazının Türkçe çevirisi tarafımdan yapılmış olup 12/07/2005 tarihinde AçıkRadyo'da da yayınlanmıştır.

İlk kısımda Joseph Rotblat'ın bombanın yapılışına katılışı ve daha sonra neden ayrıldığını anlattığı "Bombanın Yapılışı" makalesi verilmiştir.




İkinci kısımda da Russel-Einstein Manifestosu verilmiştir. Manifosto'nun Türkçe çevirisi tarafımdan yapılmış olup 10/07/2005 tarihinde AçıkRadyo'da yayınlanmıştır. Atom bombasına (ya da daha doğrusu nükleer silahlara) ve genel olarak her türlü silaha niye hayır dememiz gerektiğine dair bu manifestoyu "insan" türünün her bireyi mutlaka okumalı ve okutmalıdır.

BÖLÜM 1

BOMBANIN YAPILIŞI

“Bir kimsenin hayal ettiğini bir diğeri gerçeğe çevirebilir.” Jules Verne bu sözcükleri yazarken büyük olasılıkla ne kadar doğru söylediğinin farkında değildi. Denizaltılar ve uzay gemileri hakkında yazdıklarının birçoğu başkaları tarafından gerçeğe çevirdi. Hatta hiçbir zaman hayalini bile kuramayacağı birçok icada da esin kaynağı oldu. Geçen yüzyılın başında, tüm insanlığı yok edebilecek bir silah da insan aklının alamayacağı bir şeydi. Ancak sadece 40 yıl geçtikten sonra ilk atom bombasının üretilmesiyle bu gerçek oldu. (Yaratıcılarının ona verdiği takma isimle “The Gadget", yani “Aygıt”, gezegendeki güç dengesini hızla değiştirecek ve askeri üstünlük için çok tehlikeli yeni bir yarış başlatacaktı.

Peki yaratıcıları hakkında ne biliyoruz? Ne tür bir insan böyle canavarca bir projede çalışmayı tercih eder? Bu kişilerin kişisel güç ve şöhret uğruna atomun parçalanmasıyla açığa çıkan gücü serbest bırakmaya hazır, şuursuz insanlar olduklarını düşünmek kolay olurdu. Ancak gerçekte birçoğu bu projeye, bu yıkıcı cini şişesinde tutmaya yardımcı olacaklarına inandıkları için katılmıştı. Bunlardan biri, Los Alamos'taki Manhattan Projesi’ne katılan en genç bilim insanlardan Joseph Rotblat'tır. 98'inde olmasına rağmen aklı ve bedeni olağandışı bir şekilde çevik. Diğer faaliyetlerinin yanı sıra, hâlâ, 50 yıl önce nükleer silahlanma yarışına karşı kurulmasına yardımcı olduğu, seçkin akademisyenlerin bir araya geldiği bir organizasyon olan Pugwash için çalışıyor. 1995’te Pugwash ve O Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüler. Nükleer silahların tarihi ve etkileri üzerine yapılan iki programın ilkinde Joseph Rotblat, vicdan muhasebesine rağmen bombanın üretime nasıl çekildiğini anlatıyor.



Rotblat: Tabiatım gereği kuşkucu değilim, tam tersine benim tabiatım temelde insanın iyi olduğuna inanmaktır. Her zaman insanın iyi olduğu varsayımıyla hareket ederim; taa ki iyi olmadıklarını görmeme yol açacak tatsız bir deneyim yaşayana kadar.


[gök gürültüsü ve ağır silah sesleri...]


Rotblat: Belirli bir kesimde bu insanların kişisel geçmişlerine kadar uzanıyor. Benim durumumda, erken çocukluk dönemime kadar geri gitmeniz gerekir, ki çok mutsuz bir çocukluktu. Bunun başlıca nedeni, tüm çocukluğumun, doğduğum yer olan Polonya’da, ben beş yaşındayken başlayan ve 1920’ye kadar devam eden Birinci Dünya Savaşı’na denk gelmesiydi. Çocukluk yıllarım savaş sırasında yaşanan korkunç olaylarla dolu. Yaşadığım kişisel deneyimler açlığa, hastalığa, zulme ve insan doğasının ancak böyle bir savaşta ortaya çıkabilecek, olumsuz yanına dair düşünebileceğiniz her şeye ilişkindi. Savaş karşıtı olmam şaşırtıcı olmamalı. O dönemde, bilimkurgu, özellikle de Jules Verne’i okuyarak bilime ilgi duymaya başladım. Bilimkurgu hayal gücümü kamçıladı ve bu sayede bilimin büyük potansiyelini görebildim. Kurguyu gerçekliğin içinde görmeye başladım. Henüz küçük bir çocuk olsam da bir sonuca vardım: hayatta kalma mücadelesi uğruna acı çekiliyor ve muazzam olasılıklar sunan bilim var. Bu nedenle bilimimi insanlığın yardımına sunabilmek için bilim adamı olmam gerektiğini hissettim. Başka bir deyişle; en başından itibaren, sadece bilgiyle ilgilenen saf bilim adamı olarak başlamadım; bir amacım olması gerektiğini hissediyordum ve bu amaçta insanlığa yardım etmekti.

Bilim adamı olma yolunda çok büyük zorlukla karşılaştım. Koşullar aleyhime olduğu için neredeyse bir bilim adamı olamıyordum. En basitinden uygun bir eğitim alamadım. Polonya’da üniversiteye gitmek istiyorsanız önce liseye devam etmelisiniz. Mezun olurken sertifika verirler ve tabii ki lise tam gündü; oysa savaş yüzünden, ailem ve ben kendimizi erken yaşta çalışmamı zorunlu kılan koşullar içinde bulduk. Bu nedenle uygun bir okul eğitimi alamadım. Ben de geceleri kendi kendime ders çalışmaya başladım. Diğer alanlardan ziyade fiziğe ilgi duyduğum için, en başında kendi kendime çalışmam biraz yetersiz oluyordu. Neyse ki bir başka okul buldum; Varşova’da Polonya Açık Üniversitesi, adından da anlaşılacağı üzere sertifika istemiyordu. Hatta akşam dersleri benim için biçilmiş kaftandı. Hem çalışıp para kazanabiliyordum hem de okula devam edebiliyordum.

Okula devam ederken beni kanatlarının altına alan kişi radyoaktivite ve nükleer fizik alanında en önde gelen fizikçilerden biriydi. Nükleer fizik daha o zamanlar yeni ortaya çıkmış bir alandı. O zamana kadar daha çok radyoaktiviteden ibaretti. Radyoaktivite Fransa’da Polonya’lı kadın fizikçi Marie Curie tarafından keşfedilmiş ve daha sonra Varşova’da bir radyoloji laboratuarı kurmaya karar vermişlerdi. Paris’te çok fazla işi olduğundan dolayı işleri devralmaları için en iyi öğrencilerinden ikisini göndermişti ve bunlardan biri Polonya Açık Üniversitesi’nde benim profesörümdü.

Daha o zamanlarda bu alanda ufak tefek başarılar kazanmıştım. İnsanların dikkatini çeken bir kaç buluş yaptım; ancak o zamana kadar Polonya dışına çıkmamıştım ve dış dünya hakkında bir şeyler öğrenmenin önemli olduğunu düşünüyordum. Böylece yurtdışında bir yıllık bir araştırma bursu almayı başardım; iki tane davet aldım. Biri Paris'te Marie Curie'nin kızı Irene ve damadı Frederik Juliot’tan. Bana yazıp gelmem için davet ettiler; bu çok cazipti çünkü zaten bu laboratuarla bağlantılarım vardı ve üstelik daha önce Polonya’nın dışına hiç çıkmamıştım ve Paris’in oldukça cazipti. Diğer davet ise tam zıddı bir yerden, Liverpool’dan gelmişti. Liverpool, hakkında okuduklarıma göre o devirlerde hiç de turistik bir yer değildi. Ve bir ölçüde önemli olan bir başka husus ise hiç İngilizce bilmememdi, biraz Fransızca biliyordum. Tüm şartlar Liverpool’un aleyhineydi. Yine de Liverpool’u seçtim zira bunun iyi bir nedeni vardı. O devirlerde nükleer fizikte iyi çalışmalar yapmak istiyorsanız siklotron denen bir hızlandırıcı makinenizin olması gerekiyordu. Polonya'da nükleer fizik alanını geliştirmek benim için bir tutkuydu ve siklotron yapmak için gerekli kaynaklarılde sikl bir tutkuydu ve bir şekilde siklçekece profesörümdü. Radyoaktivite Franda şekilde iyi olmadıkla bir şekilde elde etmeliydim. Ancak siklotronlar hakkında uzman olursam bunun çok faydası olacağını düşündüm. O zamanlarda James Chadwick Liverpool Üniversitesi’nde bölüm başkanıydı. Nobel ödüllü, nötronu keşfeden büyük bir fizikçiydi ve Liverpool’da bir siklotron yapıyordu ve şöyle düşündüm “Liverpool’da olmak için doğru zaman.” Liverpool’u seçmemin nedeni buydu. O tarihte bu kararımın hayatımı kurtaracağını bilmiyordum tabii.


9:19- 9:49: Hitler’in ses kaydı:

“Dünyanın şimdiye kadar görmediği ölçüde silahlandık...Son beş yılda milyarlar harcadım ve Alman halkı artık bunun hangi amaç için yapıldığını bilmelidir..."


Rotblat: [Bilim dergisi] Nature’da Meitner ve Frisch’in füzyonun keşfi hakkındaki yazısını okuduğumda Şubat 1939’du. Kısaca bir uranyum atomunun nötronlarla çarpıştırıldığında ikiye bölündüğünü anlatıyorlardı. Bu süreçte daha fazla nötronun açığa çıkacağını düşündüm. O zamanlar ben de uranyum tarafından yayılan nötronlar üzerine bir araştırma yapıyordum. Şans eseri uranyum ve nötronlarla çalışıyordum. Söz konusu nötronları gözlemek için bir deney düzeneği kurmam fazla zaman almadı ve onları buldum. Bu gözlemi yapan biri olarak bunun nelere yol açabileceğini açıkça görebiliyordum. Bunun, hücre çekirdeğindeki enerjinin serbest bırakılmasına giden yolu açtığını, çünkü yeni nötronların başka füzyonlara neden olacağını, daha fazla enerji oluşturabileceğini ve çok büyük miktarda enerji açığa çıkartabilecek bir zincirleme reaksiyona yol açabileceğini görebiliyordum.

Ancak daha sonra idrak ettiğim bir şey daha vardı, eğer bütün bu enerji çok kısa bir sürede ortaya çıkarsa çok büyük miktarda enerjiye, büyük bir patlamaya yani atom bombasına sahip olursunuz. Atom bombası fikri neredeyse o anda aklımda oluşmuştu. Tarih 1 Şubat 1939’du. Ancak bu fikri bulur bulmaz unutmaya karar verdim. Kendimi insanlığa adamış bir bilim adamı olarak gördüğümden dolayı bir silah üzerine çalışma fikri benden çok uzak bir şeydi. Kesinlikle benim işim değildi. Bu sebeple aklımdan çıkarmaya çalışmıştım. Ama yapamadım çünkü diğer bilim adamlarının aynı ahlaki değerlere sahip olmayabilecekleri fikri beni korkutuyordu. Özellikle Alman bilim adamları beni endişelendiriyordu, çünkü bir fikir olgunlaşmışsa birçok bilim adamı buna sahip olacaktır ve gerçekte nötronların salınmasıyla ilgili bu gözlem, bu keşif konusunda benim çok önümde olan Juliot ve Curie’nin de aralarında bulunduğu birçokları tarafından yapılmıştı. Böylece Alman bilim adamlarının da aynı fikre sahip olabileceğinden ve Hitler’in idaresi altında bombayı yapabileceklerinden korkuyordum, savaş çıkacağını, Polonya’nın işgal edileceğini biliyorduk. Bombaya sahip olursa Hitler’in savaşı kazanmasından korkuyordum. Yine de bunun benim işim olmadığını hissediyordum. Bu içine düştüğüm ikilem benim için korkunç bir dönemdi, hayatımda yaşadığım en kötü zamandı. Ama sonuç olarak yaşamda sık sık gerçekleştiği üzere; eğer aklınızı başınıza toplayıp ne yapacağınıza karar veremezseniz harici koşullar ne yapmanız gerektiğini belirler. Bu sefer olan ise savaşın çıkmasıydı. 3 Eylül 1939’da Polonya’nın işgaliyle savaş başladı ve sonra Britanya girdi. Birkaç hafta içerisinde Polonya işgal edilmişti. Tüm Alman üstünlüğü gözler önüne serilmişti; buna ilaveten bombaya da sahip olması durumunda Hitler’in kesinlikle savaşı kazanacağı konusunda ikna olmuştum. Bu kesinlikle kabul edemeyeceğim bir şeydi çünkü bu demokrasinin sonu olurdu.


13:12-14:23: Hitler’in başka arşiv kayıtları:

“Dostum Goering’e Almanya’yı dünyadaki her türlü güce ve saldırıya karşı koruyacak bir hava kuvvetleri kurmasını söyledim. Dünyadaki en iyi tanklara ve en iyi uçaklara sahibiz.”


İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain’in bir arşiv kaydı:


“Downing Sokağı 10 Numara’daki Kabine Odası’ndan konuşuyorum. Bu sabah Berlin’deki İngiliz Büyükelçiliği, Alman hükümetine, saat 11’e kadar güçlerini Polonya’dan çekmeye derhal başlayacaklarını ilan etmemeleri durumunda savaş halinin ortaya çıkacağını belirten bir nota iletti. Şimdi söylemek zorundayım ki böyle bir taahhütte bulunulmadı ve sonuç olarak bu ülke artık Almanya’ya ile savaştadır.”



Rotblat: O tarihte bombanın üzerinde çalışabilmek için mantıksal bir açıklama geliştirmiştim. Ve bu mantığın dayandığı kavram nükleer caydırıcılıktı; nükleer silahların günümüze kadar gelmesine neden olan aynı kavram. Bomba yapılabilirse ve Hitler bombaya sahip olursa bu durumda bombayı bize karşı kullanmasını engellemenin tek yolunun bizim de bombaya sahip olmamız ve misilleme tehdidinde bulunabilmemiz olduğunu düşünüyordum. Bu, bombayı yapmamız gerektiğine inancımın sebebiydi. Kullanmak için değildi – ve bu çok önemlidir – projeye geldiğim ilk andan beri benim fikrim bombanın hiçbir zaman kullanılmaması gerektiğiydi. Biz ona kullanımını engellemek için, Hitler’in bombayı bize karşı kullanmasını engellemek için ihtiyaç duyuyorduk. İşte bu sebepten dolayı projede çalışmaya başladım.

Michele Ernsting: Peki bu konudaki gerçeği idrak ettiğinizde düşünceleriniz ne oldu?

Rotblat: Nükleer caydırıcılık konusundaki görüşümün çılgınlığını fark etmem çok zamanımı almadı. Bunun yanlış olduğunu kısa sürede fark etmiştim. Çünkü caydırıcılık mantıklı insanlarda işe yarar. Mantığın sesini dinlerseniz işe yarar. Ancak Hitler mantıklı değildi. Caydırıcılık görüşümün Hitler’de işe yaramayacağı konusunda ikna olmuştum. Ama bunu fark etmeden önce bir süre geçmesi gerekti.


15: 57- 16:26: İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in arşiv kaydı:

“Şu an, herkesin canını dişine takıp her türlü gayreti göstereceği bir an değil mi? Eğer savaş kazanılacaksa askerlerimize ihtiyaç duydukları silah ve mühimmatı sürekli artan miktarlarda temin etmeliyiz. Daha fazla uçak, daha fazla tank, daha fazla mermi, daha fazla silaha sahip olmalıyız, hem de en kısa sürede. Bu hayati öneme sahip mühimmata kaçınılmaz derecede ihtiyaç var. Amacımız muharebeyi kazanmak değil, harbi kazanmaktır.”



Rotblat: İngiltere’de çalışmaya başladık ve 1940-41’de bombanın bilimsel açıdan yapılabilirliğini kanıtladık. Çalışacağını kanıtladık, ama çalışabilmesinin büyük miktarda teknolojik çaba gerektireceği sonucuna da vardık. Ve sonuç olarak 1941’de durma noktasına geldik, çünkü Britanya’nın savaşın ortasında bu büyük girişimi karşılayabilecek gücü yoktu. Daha sonra Britanya’dan Amerika’ya başka bir iş için giden bir arkadaşımız Amerikalı arkadaşlarıyla, bilim adamlarıyla, bulguları konusunda konuşmuş. İşte bu Amerikalılara yolu açtı. Birden bire bir şey yapmaları gerektiğinin farkına vardılar. Kısa bir süre sonra Pearl Harbour baskını oldu, Amerika savaşa girdi ve tabii ki görüşleri tamamen değişti. 1942’de çalışmaya başladılar.


17:32- 18:04: Şimdi Başkan Franklin D. Roosevelt’in arşiv kaydını dinliyoruz:

“Japonların 7 Aralık 1941’de gerçekleştirdiği sebepsiz ve alçakça saldırıdan sonra Kongre’den ABD ile Japon İmparatorluğu arasında savaş hali bulunduğunu ilan etmesini istiyorum.”



Rotblat: O zamanlarda Amerikalılar İngiliz bilim adamlarının işbirliğine ihtiyaçları olduğunu biliyorlardı çünkü onlara yardımı dokunacak ölçüde iş yapmıştık. Her nasılsa kendimi Amerika’ya gidip onlara katılmak üzere davet edilmiş kişilerin arasında buldum.

Los Alamos, New Mexico kesinlikle olağanüstü bir yerdi. Genç bir bilim adamı olarak bence bir cennetti. Sürekli zorluklarla karşılaşmaya alışıktık – pahalı aygıtlara erişimimiz yoktu – burada ise kendimizi paranın kesinlikle sorun olmadığı bir yerde bulmuştuk! Bir siklotrona ihtiyacınız varsa, ki bu benim için başarının zirvesiydi, bir istek formu yazmanız yeterliydi! Bir başka husus da, kendinizi daha önce sadece kitaplarda okuduğunuz kişilerle, kahramanlarınızla, örneğin Niels Bohr gibi kişilerle konuşurken bulabilmenizdi. Yemeğe oturduğunuzda Nobel Ödülü kazanmış insanlarla konuşuyordunuz. Bu benim gibi genç birisi için çok önemliydi. Tabii bu açıdan çok mutluydum, normal olarak da böyle bir ortamda çalışmaktan dolayı çok mutlu olmalıydım.


Yine de en başından itibaren mutsuzdum. Mutsuzdum çünkü bombayı yapmanın ne kadar zor olacağını ve bomba için gerekli malzemeyi üretmenin ne kadar korkunç bir çaba gerektireceğini fark etmem çok zaman almamıştı. Kendi kendime düşündüm, Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm bu teknik üstünlüğüne rağmen ve bombalanmadığı halde bombayı yapması bu kadar uzun süre alacaksa, bu durumda Almanların içinde bulundukları koşullarda, sabah akşam hava akınları altında bombayı yapabilmelerinin mümkün olmadığına karar verdim. Ve düşündüm, Almanlar bunu yapamayacaksa, burada ne arıyorum? Burada olmamın tek sebebi Almanların bu bombayı bize karşı kullanmasından korkmamdı. Bunun artık gerçekleşmeyeceğini gördükten sonra neden burada kalayım? Yine de kaldım ve kalış sebebim bunun yeni bir şey, yeni bir keşif olmasıydı. Ve yeni bir şey ortaya çıktığında başka hangi yolların buraya vardığını bilemezsiniz, belki Almanların bir kısa yol bulabileceklerini düşündüm; bunu ihmal edemezdim. Uzak bir olasılıktı ama bunu ihmal edemezdim ve bu sebeple kaldım. Ancak yine de mutsuzdum. Çünkü hâlâ yapmak istemediğim bir şeyi yapıyordum.

Michele Ernsting: Artık devam edemeyeceğinize karar verdiğiniz dönüm noktası neydi?

Rotblat: Dönüm noktası 1944’ün sonuydu. İngiliz grubunun başı Chadwick Washington’a gitmişti, ancak zaman zaman Los Alamos’a gelip bizi ziyaret ederdi. Kasım 1944’te bir gün Los Alamos’a geldi ve Almanların kendi (atom bombası) projelerinden vazgeçtiklerine dair istihbarat aldığını söyledi. Gerçekte ise çok daha önce vazgeçmişler, fakat bunu bilmiyorduk. Bunu söylediğinde Almanların bu iş üzerinde çalışmadığına dair kesin delilim oluyordu, ona açık açık söyledim, projeyi bırakıyorum.

Michele Ernsting
: Tepki ne oldu? O zaman için Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük güvenlik riski olmuş olmalısınız?

Rotblat: Tepki olağanüstü oldu! Evet, bunu asla unutmayacağım. (Chadwick’e) İstifa edeceğimi söyledim. “Peki, tamam” dedi. Benim gerekçelerime katılmıyordu ama görüşlerime saygı duyardı. İstihbarattakilere ayrılma kararımı ileteceğini söyledi. Sonraki gün onunla buluştum ve yüzünden bazı şeylerin çok yanlış gittiğini okuyabiliyordum. Sebep daha sonra yavaş yavaş ortaya çıktı, Amerikalılar benim casus olduğumu, Sovyet casusu olduğumu düşünüyorlardı. Beni arkadaşlarıma projeden ayrılış sebebimi söylememem konusunda zorladılar; çünkü bunun morallerini bozabileceğini düşünüyorlardı. Biraz yaramaz olduğum ve kurallara pek uymadığım için, -kuralları sevmem-, ellerinde bana karşı kozları vardı. Açıkçası eğer isterlerse beni tutuklayabilirlerdi. Arkadaşlarımla hiçbir bağlantım yoktu. Onlara yazamıyordum çünkü mektuplarım sansürleniyordu, böylece Aralık 1944’ten Ağustos 1945’e kadar geçen sürede projede ne olduğu konusunda bir fikrim olmadı…


23:10- 23:37: atom bombasının patlama sesi …


23: 38- 24:0:Ve sonra ABD Başkanı Harry Truman’ın sözlerini duyuyoruz:

“Dünya ilk atom bombasının Hiroşima’ya, askeri bir üsse atıldığını öğrensin. Almanlara karşı keşif yarışını kazandık. Bunu savaşın ıstırabını azaltmak; binlerce ve binlerce genç Amerikalının hayatını kurtarmak için kullandık, Japonya’nın savaş gücünü tamamen yok edene kadar da kullanmaya devam edeceğiz.



Rotblat: Bu, BBC’nin Hiroşima’nın yok edilişini anons ettiği, bu konu hakkında ilk defa bilgi aldığım zamandı.

Michele Ernsting: Ve tepkiniz?

Rotblat: Şok, korku. Çok kötü bir andı çünkü hâlâ umudum vardı. Öncelikle hiç çalışmayabileceğini düşünüyordum. Her şey yalnızca spekülasyondu. Çalışmama ihtimali vardı ancak çalıştı. Daha sonra umut ettim, çalışsa bile sivil halk üzerinde kullanılmazdı. Ancak kullandılar. Şok olmuştum. Gelecekteki gelişmelerden korkuyordum.


24:39-25:43: Bombayı atan pilotlardan birinin arşiv kaydı:

“Bombanın uçaktan ayrıldığı andan patladığı ana kadar 53 saniye geçti, bu bombardıman yüksekliğini kat ettiği süredir, 53 saniye. Bu bize dönüş için yeterli zamanı verdi. Tam dönüşümüzü tamamlamış ve düz uçuşa başlamıştık ki sanki birisi uçağı yakaladı ve sıkı bir şekilde salladı; çünkü şok dalgası geldi. Bu, hissetmekten dolayı mutluluk duyduğum bir şeydi çünkü bir yıldan fazla bir süre bu bombanın üzerinde çalışıldıktan sonra bana bir anlık rahatlama sağladı, çünkü uçağı döndürürken geçen o 53 saniye boyunca çalışacak mı yoksa çalışmayacak mı diye düşündüm. Ve bize çarpan şok dalgası çalıştığının işaretiydi. Bu nedenle başarıya ulaşıldığını hissettim."





Rotblat: Neler olacağını görebiliyordum. Niels Bohr beni ikna etmişti. Onunla sık sık konuşurdum. Amerika’nın Sovyetler Birliği’ni nükleer enerji üzerinde işbirliği yapmaya zorlamak yerine bombayı kullanmasının sonuçlarının neler olacağını ön görmüştü. Bir silahlanma yarışı olacaktı. Rusların hiç bir şey yapmadan durmayacağını görebiliyordunuz. Onlar da bombayı geliştireceklerdi ve sonra hepimiz hidrojen bombasını öğrendik. (Niels Bohr’dan) Yaklaşmakta olan silahlanma yarışını biliyordum ve bu beni gelecek hakkında endişelendiriyordu.


26:24-26:44:Amerikalı General Douglas MacArthur’un konuşma kaydını dinliyoruz:

“Sovyetler Birliğinin bizim hareketlerimize karşılık vereceği muhakkak değildir. Kobra yılanı gibi, her yeni düşman da askeri ve sair güçlerin dünya çapında kendi lehinde olduğu hissine kapıldığı takdirde hücuma kalkar.”



Rotblat: Ve bu nedenle bunun gerçekleşmesini durdurmak için bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim.

Michele Ernsting: Bunun tamamen farklı bir dünyanın başlangıcı olduğunu görebiliyor muydunuz?

Rotblat: Söylemeliyim ki, evet, bunu görebiliyorduk, ancak insan ırkını tehdit edebilecek bir düzeye geleceğini düşünmüyordum. Bir şehri yok edebileceğini biliyordum, ancak insan ırkını tehdit edebilmek için bu bombalardan yüz binlercesine gerek vardı. Ve bir an için bile bunlardan yüz binlercesine neden ihtiyacımız olabileceğini hayal bile etmemiştim. Hangi amaçla? 1945’te bile, gerçekleşmesine rağmen bu safhaya erişeceğine inanmıyordum. Yirmi otuz yıl gibi bir sürede bu kadar silaha sahip olduk ve insan ırkı tehdit altında kaldı.


27:42- Amerikan Başkanı John F. Kennedy’nin bir ses kaydı:

“Nükleer silahlar o kadar yıkıcı ve kıtalararası füzeler o kadar hızlı ki gerçekte kullanım olasılığının artması veya ani değişiklikler barış için kesin tehdit olarak algılanabilir. Uzun yıllardır hem Sovyetler Birliği hem de Birleşik Devletler, bu gerçeğin farkında olarak, bu stratejik nükleer silahları, bazı hayati mecburiyetler olmadıkça; kullanılmamalarını garanti eden hassas dengeyi bozmadan büyük bir dikkat ile yerleştirmişlerdir. Galibiyetin meyvelerinin küllerden oluşacağı dünya çapında bir nükleer savaşa yol açacak gereksiz veya erken hareketlerde bulunmayacağız. Ancak, böyle bir riskle karşı karşıya kalınması halinde de bunu göğüslemekten asla kaçmayacağız.”


Michele Ernsting: İlk atom bombasının yapılmasından bu yana nükleer güçler MAD diye kısaltılan “karşılıklı yok olma garantisi” denen hassas dengeyi daha sonra görüldüğü üzere sayısız kere bozmuşlardır. Sonrasında bizi neyin beklediğini açıkça görebildiğimiz halde, sürekli olarak eşiğe geliyoruz. Silahsızlanmaya yönelik uluslararası anlaşmalara rağmen, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülke, nükleer stoklarını genişletmeye devam ediyor.

BÖLÜM 2

RUSSEL-EINSTEIN MANIFESTOSU

9 Temmuz 1955’te Londra’da Bertrand Russell tarafından okundu. Einstein’ın belki de ölmeden önce yaptığı son şey, bu manifestoyu imzalamaktı.

“İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu trajik durumda, bilim insanlarının kitle imha silahlarının geliştirilmesi sonucunda ortaya çıkan tehlikeleri değerlendirmek üzere bir konferansta bir araya gelmesi ve ekteki taslağın ruhuna uygun bir kararı tartışması gerektiğini düşündük.

Biz burada bugün; o veya bu ulusun, kıtanın veya inancın üyeleri olarak değil, birer insan olarak, varlığının devamı şüpheye düşen İnsan türünün üyeleri olarak konuşuyoruz. Dünya çatışmalarla dolu ve tüm küçük çatışmaların üzerinde Komünizm ile Komünizm karşıtları arasındaki o büyük mücadele var.

Siyasi bir bilinci olan hemen herkes bu konuların biri veya daha fazlası hakkında kuvvetli fikirlere sahiptir; ancak sizden, yapabilirseniz şayet, söz konusu düşünceleri bir kenara koyup kendinizi dikkate değer bir geçmişi bulunan ve yok oluşunu hiç birimizin arzu etmeyeceği biyolojik türün üyeleri olarak düşünmenizi istiyoruz.

Herhangi bir tarafı kayıracak tek bir söz bile söylememeye çalışacağız. Hepsi, aynı oranda tehlike içerisindeler ve şayet bu tehlike anlaşılabilirse bunu işbirliğiyle önlemek için umut olabilir.

Yeni bir şekilde düşünmeyi öğrenmemiz lazım. Kendimize, hangi grubu tercih edersek edelim askeri zaferi sağlayacak hangi adımların atılması gerektiğini değil, tarafların tümü için yıkıcı olabilecek bir askeri mücadeleyi önlemek için hangi adımların atılması gerektiğini sormayı öğrenmek zorundayız.

Kamuoyunda ve hatta yönetimde çeşitli kademelerde bulunan insanlar bile nükleer bombalarla gerçekleştirilecek bir savaşın neler getireceğinin farkında değil. Kamuoyu hâlâ sadece basitçe şehirlerin yok edileceğini düşünüyor. Yeni bombaların eskisinden daha güçlü olduğunu ve bir Atom bombasının Hiroşima'yı yok edebildiğini düşünürsek, Hidrojen bombasının Londra, New York ve Moskova gibi en büyük şehirleri yok edebileceği anlaşılıyor.

Hidrojen bombalarıyla yapılacak bir savaşta büyük şehirlerin yok edileceğine şüphe yok. Ancak bu karşı karşıya kalınacak felaketlerin en küçüğü olacaktır. Londra, New York ve Moskova’daki herkes ortadan kaldırılırsa dünya kendini birkaç yüzyılda toparlayabilir. Ancak, özellikle Bikini testinden beri artık biliyoruz ki bu nükleer bombalar, yıkımı öngörülen bölgenin dışına, daha geniş bir alana aşamalı olarak yaymaktadır.

Bir yetkilinin belirttiğine göre yeni nesil bir bomba Hiroşima’yı yıkan bombadan 2,500 kat daha güçlü bir şekilde üretilebilmektedir. Böyle bir bomba yerde veya su altında patlatıldığında üst hava katmanlarına radyoaktif parçacıklar göndermektedir. Daha sonra yavaş yavaş çökerek dünyanın yüzeyine öldürücü toz ve yağmurlar olarak inmektedirler. Japon balıkçıları ve yakaladıkları balıkları zehirleyen işte bu tozdur.

Böyle öldürücü radyoaktif parçacıkların ne kadar geniş bir alana yayılacağını kimse bilmiyor ancak saygın yetkililerin tümü Hidrojen bombalarının kullanılacağı bir savaşın insanlığın sonunu getirebileceği konusunda hemfikirler. Birçok Hidrojen bombasının kullanılmasının, küçük bir azınlık için mutlak ve ani bir ölüm, çoğunluk içinse hastalıklar ve çürümeyle gelen yavaş bir azap olacağından korkuluyor.

Seçkin bilim adamları ve askeri strateji alanındaki yetkililer tarafından birçok uyarıda bulunuldu. Hiç biri en kötü sonuçların kesin olduğunu söylemiyor. Söyledikleri bu sonuçların mümkün olduğu ve hiç kimse bunların gerçekleşmeyeceğinden emin değil. Uzmanların bu soruyla ilgili görüşlerinin kendi siyasi görüşleri veya ön yargılarıyla herhangi bir düzeyde ilgisi olup olmadığını bilmiyoruz. Şimdiye kadar yürüttüğümüz araştırmalara göre görüşler o belirli uzmanın bilgisiyle sınırlıdır. En çok bilenlerin en ümitsiz olanlar olduğunu anladık..

Şimdi size sunacağımız soru kati, ürkütücü ve kaçınılmazdır: İnsan ırkının sonunu mu getireceğiz? Yoksa insan ırkı savaşmaktan vazgeçecek mi? İnsanlar bu alternatifle yüzleşemez çünkü savaşmaktan vazgeçmek çok zordur.

Savaşmaktan vazgeçmek ulusal hakimiyet üzerinde tatsız sınırlamalar gerektirir. Ancak durumun anlaşılmasını her şeyden daha çok engelleyecek olan, “insan türü” ifadesindeki belirsizlik ve soyutluktur. İnsanlar sadece belli belirsiz tarif edilmiş insanlığın değil kendilerinin ve çocuklarının ve torunlarının da tehlikede olduğunun ancak farkına vardılar. Kendilerinin ve sevdiklerinin ıstıraplı bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğu fikrini ancak idrak edebiliyorlar. Bu sebeple, modern silahların yasaklanması şartıyla belki savaşların devam etmesine izin verilebileceğini umuyorlar.

Bu umut yanıltıcıdır. Barış zamanında hidrojen bombalarının kullanılmayacağına dair hangi anlaşma yapılırsa yapılsın savaş zamanında bunların hiç bir bağlayıcılığı olmaz ve savaş patlak verir vermez her iki taraf da Hidrojen bombası üretmeye girişir; bir taraf bombayı üretir diğer taraf üretmezse bombayı üreten taraf kaçınılmaz olarak galip gelecektir.

Genel olarak silahların azaltılması kapsamında nükleer silahlardan vazgeçmek için yapılacak bir anlaşma kesin çözüm sunmasa da bazı önemli amaçlara hizmet edebilir. İlk olarak Doğu ile Batı arasında yapılacak herhangi bir anlaşma gerilimi azaltacağı için iyidir. İkinci olarak termonükleer silahlardan vazgeçilmesi, taraflar birbirlerinin samimi olduğuna inanırsa, Pearl Harbour tarzı ani bir saldırı olacağı korkusunu azaltacaktır ki, halihazırda bu durum her iki tarafı da gergin bir bekleyiş durumunda tutmaktadır. Bu nedenle böyle bir anlaşmayı ancak bir ilk adım olarak hoş karşılanabilir.

Birçoğumuz duygularımız söz konusu olduğunda tarafsız olamayız ancak birer insan evladı olarak unutmamalıyız ki Doğu ile Batı arasındaki sorunlar; Komünistlere veya Komünizm karşıtlarına, Asyalılara veya Avrupalılara veya Amerikalılara, Beyazlara veya Siyahlara; herhangi birine olası herhangi bir tatmin sağlayacak şekilde çözülecekse bu sorunlar savaşla çözülmemelidir. Bunun hem Doğu’da hem de Batı’da anlaşılmasını umut ediyoruz.

Önümüzde; seçmemiz durumunda mutluluk, bilim ve ilimde sürekli gelişim yatıyor. Kavgalarımızı unutamadığımız için bunun yerine ölümü mü seçeceğiz? Biz birer insan olarak insanlığa sesleniyoruz: İnsanlığınızı hatırlayın ve gerisini unutun. Bunu yapabilirseniz önümüzde yeni cennete uzanan bir yol açılacak; yapamazsanız önümüzde evrenin ölümü riski duracak.



Sonuç

Kongreyi ve aracılığıyla dünyadaki bilim adamlarını ve kamuoyunu aşağıdaki kararın altına imza atmaya çağırıyoruz:

"Gelecekte yapılacak herhangi bir savaşta nükleer silahların kesinlikle kullanılması ve söz konusu silahların insanlığın devamını tehdit ettiği gerçeği karşısında, dünya hükümetlerinden, amaçlarını bir dünya savaşıyla gerçekleştiremeyeceklerini anlamalarını ve kabul etmelerini ve sonuç olarak tüm ihtilafların çözümü için barışçıl yöntemler bulmalarını talep ediyoruz."

İmzalayanlar
Max Born
Percy W. Bridgman
Albert Einstein
Leopold Infeld
Frederic Joliot-Curie
Herman J. Muller
Linus Pauling
Cecil F. Powell
Joseph Rotblat
Bertrand Russell
Hideki Yukawa
__________________________________________________________________


Nükleer silahlanmayla ilgili başka bir makalem için tıklayınız.







0 yorum.:

Yorum Gönder